Köşe Yazarları

Seçimler ve diktatörler

Kıbrıslılar seçimlere ve seçim sonuçlarına kilitlenmiş durumda. Onun dışında bir şey yokmuş gibi. Halbuki kocaman bir dünya var.

Bu sonuçlar niye böyle oldu sorusuna yanıt aranıyor. KTFD ve KKTC seçimlerinin tümünü izlemiş biri olarak diyebilirim ki bu seçimlerde yeni bir şey olmadı. Hep aynı hava aynı terane. Kimseyi de suçlamaya gerek yoktur.

Seçimlerin boykot edilmesinin ne işe yaradığını anlamış değilim. Ancak seçim sonuçları bahane edilerek boykotçuları suçlamaya kalkışanları da anlamam mümkün değil. Yasal bir zorunluluk olmadığı sürece bir birey, sandığa ister gider ister gitmez. Kime ne?

Bizim kuşak bu seçim sonuçlarından çok daha kötülerini de gördü. Olanları şöyle özetleyebiliriz: UBP’nin %30 civarında kalıplaşmış bir oyu var. Bir miktar da DP’den tırtıklayarak oyunu %35.5’e yükseltti.

Ortanın sağında bir parti olarak ortaya çıkan HP, UBP’den bir miktar oy çalacağı beklentisini yarattı. Ne var ki bu parti “dürüst” bir parti imajı yarattığı için UBP’lileri etkileyemedi. Onlar zaten nemalanmak için UBP’yi destekliyorlar. Kabak dönüp dolaşıp, sol veya ortanın solundaki partilerin başında patladı.

Sonuç gayet doğaldır. Enseyi karartmaya gerek yoktur. Bu da gelir, bu da geçer.

[divide color=”#”]              [/divide]

Son yıllarda birçok diktatörlüğün yıkıldığına şahit olduk. Yazı bir türlü getirmeyen Arap baharından sonra farklı ülkelerde rejim değişiklikleri oldu. En son örnek da Zimbabve cumhurbaşkanı Robert Mugabe’nin istifa etmeye zorlanmasıydı. Ne var ki hiçbirinin hayrını görmedik. Öyle de diktatörlük, böyle de.

İran’daki ayaklanmalar Türkiye’deki gezi protestolarına benzetilebilir. Bir farkla; İran’daki protestoları Tahran’ın kuzey bölgesinde yaşayan “gezici” ayarında olan liberal ve ilerici insanlar başlatmadı. Aksine, ağırlıklı olarak Ayetullah rejimini destekleyen ülkenin ikinci büyük kenti Meşhet’te başlatıldı.

Meşhet, Horasan ilinin merkezi. Okuduğum yayınlar, mübalağa etmiyorlarsa Meşhetlilerin üçte biri gecekondularda yaşayan fakir insanlardır. Ekmek fiyatları artırılınca ayaklandılar.

Vergilerden toplanan ve petrolden gelen paralar ülkenin kalkınması uğruna harcanacağı yerde, Suriye, Lübnan, Yemen ve benzeri yerlerde çarçur ediliyor. Bu öfkeyle yola çıkıldı ama giderek rejim aleyhinde sloganlar atılmaya başlandı. “Diktatöre ölüm”, “Ruhani’ye ölüm” gibi. Yoksa İran’daki mollalar için sonun başlangıcı mı?

Protestolar öteki kentlere yayılınca polis müdahale edip protestocuları dağıttı. Bu arada 20 civarında genç öldürüldü, 1000 kadar da derdest edildi. Arkasından da halkı sokaklara döktüler, dünyaya “Bizi destekleyenler daha çok” mesajı vermek için.

Devrim Muhafızları komutanı, gösterilerin dış kaynaklı ve dış destekli olduklarını haykırdı. Tıpkı Gezi nedeniyle Erdoğan’ın yaptığı gibi. Ama komutan tamamen haksız değildi. Amerika, İsrail ve Suudi Arabistan lâfla da olsa göstericileri desteklediler.

“Diktatöre ölüm” de diktatör kim? Yoksa Ruhani mi? Hasan Ruhani, İran’ın cumhurbaşkanı. İlk bakışta Cumhurbaşkanı’nı diktatör olarak nitelemek normal görünebilir.

Ne var ki İran rejiminde ipler dinî lider Ayetullah Ali Hamaney’in elindedir. Seçime katılacak olanlar onun onayından geçmezlerse aday bile olamazlar. Yargıçlar ve ordu da ondan sorulur. Her üç erk, yasama, yürütme ve yargı onun denetimi altındadır. (Erdoğan’ın Türkiye’de görmek istediği sistem gibi.)

Rejim sağlam temeller üzerine oturtuldu. Ne de olmasa 3,000 yıllık devlet gelenekleri var. Ülkede iki ordu bulunmaktadır. Biri dış düşmanlara karşı ülkeyi korur, öteki de iç düşmanlara karşı rejimi korur. Bu nedenle Ayetullah rejiminin yakında yıkılacağını beklemek hayalperestlik olur.

Ayetullah diktatöryasının da elbet bir gün sonu gelecek. Ama ne zaman? Ayetullahlar hem bu dünyayı yönetirler hem öteki dünya için de söz sahibidirler. Bir Ayetullah, adından da anlaşılacağı üzere Allahın ayeti, eseri, delilidir.

Ayetullah, insanların günlük hayatlarını şekillendiren “fetva”lar verebilen kişidir. İran’da bin kadar Ayetullah olduğu tahmin edilir. Yani biri ölürse onun yerini alacak 999 kişi sırada bekler.

Ayetullahların “Ehl-i Beyt” soyundan gelmeleri esastır. Ehl-i Beyt, İslâm literatüründe, peygamber’in hane halkı anlamında kullanılır. Çoğu Müslüman’a göre Ehl-i Beyt, Peygamber’den ve onun kızı Fatma, damadı İmam Ali, torunları Hasan ve Hüseyin’den oluşmaktadır. Şiilerin çoğu bunlara 12 imamı da katarlar.

Genelde, peygamber soyundan gelen erkeklere “Seyyid”, kadınlara da “Seyyide” denir. Sunniler arasında Hasan’ın soyundan gelenlere “Şerif”, Hüseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid” dendiği de görülür.

Duyan da peygamberin Fatma’dan başka çocuğu olmadığını sanır. Halbuki ilk karısı Hatice’den çocuk yaşta ölen iki oğlu olmuştu; Kasım ve Abdullah. İbrahim adında bir oğlu da esas adı Maria binti Şam’un olan Mariye el-Kıptiye’den oldu ama o da birbuçuk yaşında öldü.

Peygamberin Hatice’den dört kızı olmuştu: Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatma.

Zeynep, teyzesi Hale’nin oğlu ile evlendi. Oğulları Ali çocukken öldü. Kızları Ümame, Fatma’nın ölümünden sonra İmam Ali ile evlendi. Ali’nin ölümünden sonra Muğire ile evlendi ve Yahya adında bir oğulları oldu.

Rukiyye ve Ümmü Gülsüm, Peygamber’in amcası Ebu Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile evlendiler. Tebbet sûresiyle Ebu Leheb cehenneme gönderilince  o da gelinlerini babalarının evine yollattı. Rukiyye daha sonra 3. Halife Osman’la evlendi. Genç yaşta ölünce Osman, Ümmü Gülsüm’le evlendi. Ancak 6 yıl sonra o da öldü.

Fatma, İmam Ali ile evlendi. Sekiz senelik evliliğinde Hasan, Hüseyin ve Muhsin adında üç erkek; Ümmü Gülsüm ve Zeynep adında da iki kız doğurdu. Muhsin çocukken öldü.

Ayetullahların Fatma’nın soyundan geldikleri kabul edilir.

 

 

 

 

 




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı