Köşe Yazarları

Sanat Tarihçisi Dr. Esra Plümer Bardak, Mete Hatay’ın yarın açılacak olan sergisini değerlendirdi








Belleğe yardımcı günlük gereçler ya da Kıbrıs için bir bellek cihazı:




Mete Hatay’ın Rüstem Kitabevi’ndeki sergisi Parşömen üzerine notlar



 

Esra Plümer Bardak*

 

Mete Hatay’ın Parşömen (Palimpsest) isimli sergisi, Kıbrıs’ın tarihi, mirası ve kimliği üzerine görsel yorumlar içeren bir dizi dijital baskı ve kolaj çalışmasından oluşuyor.

Araştırmacı gazeteciliği ve akademik araştırmalarıyla bilinen Mete Hatay’ın görsel eserlerden oluşan bu ilk sergisi, yazarlığının ve aktivistliğinin odaklandığı konulardan ilham alıyor. Kâh trajik kâh absürt nitelikteki günlük Kıbrıs deneyimlerinin imgeleri, Hatay’ın âdeta bir bellek cihazı işlevi gören dijital çizimleri ve kolajlarında birikip katmanlaşıyor. Eserlerde hayat bulan sahneler, Kıbrıs sorunundan kültürel tarihe, göç konusundan etnik ve dinî azınlıklara, Kıbrıs’ın tarihî ve yakın geçmişindeki simge meselelerine atıflarla dolu. Hatay’ın günlük hayatla, toplumsal ve güncel olaylara katılım yoluyla kurmuş olduğu ilişki, çalışmalarının bütününü kuşatıyor. Bir röportajında ifade ettiği üzere: “Ben bir barış araştırmacısıyım, fakat esasında kendimi bir gerilla araştırmacı olarak görmeyi yeğlerim. Kamusal meselelere katılmayı seviyorum. Yani güncel olaylara tepki vererek onları şekillendirmeye çalışıyorum. Bunu araştırmalarıma dayanarak medya üzerinden yapıyorum” (Hatay ve Horst, 2019).

Hatay, sanatçı olduğunu iddia etmiyor. Öte yandan, görsel sanatlara aşinalığı ve ilgisi 1980’li yıllarda Viyana’da geçirdiği öğrencilik yıllarına uzanıyor. Sanatın heveskâr bir koleksiyoncusu ve izleyicisi olan Hatay, çizimlerini 2020 içerisinde belirli aralıklarla, 2021 Ocak ayı itibarıyla ise daha düzenli olarak paylaşmaya başladı. Akabinde, sosyal medya hesabını, neredeyse tamamıyla resim ve kolaja dair dijital deneylerini paylaşmaya vakfetti. Çalışmalarında, nispeten soyut aranjmanlardan, yeni dışavurumculuk akımını da anımsatan daha temsilî, hatta delişmen bir havaya doğru tedricî bir geçiş tespit etmek mümkündür. Değişen tarzının nihai hâli, bu sergide de yer alan son eserlerinde görülebilir. Bu işlerde, güncel ve tarihî olaylara dair mizahi yorumlar içeren hareketli ve kaotik sahnelerin yanı sıra, travma, kaybetme ve göçe dair kasvetli, hatta bazen oldukça kişisel sahneler de görürüz. İmgelerin içeriği güçlü, mesajları sivri dillidir. Hatay, görsel çalışmalarında, diğer meşgalesinde pek değinmediği kışkırtıcı konularla da yüzleşir. Bir aktivist ve yazar olarak, belli başlı meselelerle günlük hayatta veya sivil toplum aracılığıyla yüzleşme becerimizin sınırlarının farkındadır. Kendi deyimiyle: “Müzakerelerde öcüleştirilen, tabulaştırılan veya güvenlik kaygılarına indirgenen bütün konuları ele almıştık. Halbuki, normalde, liberal barış hareketleri tetikleyici konuları ele almazlar” (Hatay ve Horst, 2019). Diğer taraftan, dijital resim ve kolajlarındaki ham çizimlerle tam da bu tür konuları açık seçik ortaya koyuyor. Üstelik bunu, acı gerçekleri mizahi ve dünyevi bir üslupla tatlandırmayı ihmal etmeden yapıyor.

Hatay’ın üretiminin tamamına bakıldığında, Andy Warhol, Jean-Michel Basquiat, George Condo, Kurt Schwitters, Robert Rauschenberg, Yayoi Kusama, Emin Çizenel, Nurtane Karagil, Turan Aksoy ve Devrim Erbil gibi hem uluslararası hem yerli sanatçılara selam gönderdiğini görürüz. Basquiat ve benzeri getto sanatçıları gibi, Mete Hatay da popüler ve ticari kültürdeki kaynaklardan esinlenir. Hatta, onu esas harekete geçiren, bu kültür içerisinde yaşarken görüp tecrübe ettikleridir. “Günlük ve yerel ögelerden çok şey öğrenebileceğimizi düşünüyorum. Sıradan insanların gündelik etkileşimlerine daha yakından bakıyorum,” der Hatay (Hatay ve Horst, 2019).

Eserlerde sık rastlanan motiflerden birisi, Kıbrıslı Türklerin ada genelinde enklavlarda yaşamak zorunda kaldıkları dönemlerdir. Burada, grupların ve bireylerin gettodaki tecrit deneyimlerine hürmet edilir. “Ne tuhaf bir çocukluktu!” gibi başlıklarda, bu imgelerdeki kuvvetli kişisel temalara dair emareler vardır. Bazı başlıklar ise, adanın kolonyal geçmişine dair romantik tasavvurlara ironiyle değinir.

Parşömen (Palimpsest) adı, bu türden çok katmanlı bir dışavuruma bilhassa uygun düşer. Parşömen, tekrar tekrar kullanılan, değişime uğrayan, fakat buna karşın önceki biçimlerinin görünür izlerini taşıyan bir nesnedir. Bu sergi bağlamında, Parşömen başlığı, geçmişten kaçışın imkânsızlığına dikkat çeker, çünkü “geçmiş daima galip gelir” (Hatay ve Horst, 2019). Parşömen, aynı zamanda, bilinçli bir hatırlama çabasının kuşatamadıklarına da işaret eder. George Orwell, 1984 adlı romanındaki meşhur benzetmesinde, Büyük Birader’in belleği yok edişini tarif ederken parşömenden bir metafor olarak yararlanır: “Tarihin tamamı bir parşömen gibiydi, ne zaman lazım gelirse kazınıp temizleniyor ve yeniden yazılıyordu.”

Freud’un 1925 yılında yayımlanan “Gizemli Yazı Levhası Üzerine Bir Not” başlıklı denemesini de hatırlayabiliz. Freud burada dönemin popüler oyuncakları arasında yer alan —Etch A Sketch markasından da aşina olduğumuz— yazı levhasını insan algısına benzetir: “Selüloit ve parafinli kâğıdı algı-bilinç sistemi ve onun koruyucu kalkanıyla; parafinli levhayı bu sistemin ardındaki bilinçdışıyla; yazının levha üzerinde görünüp kaybolmasını da bilincin algı sürecindeki belirişi ve yok oluşuyla kıyaslamanın çok da zorlama olmayacağı kanaatindeyim” (Freud, 1925). Bu prosedürün hesaplanmamış neticelerinden biri de parafinli levha üzerinde izlerin birikmesiydi ve Freud bunu çarpıcı buluyordu: “Evvelce yazılmış olanın kalıcı izi parafinli levha üzerinde kalıyor ve uygun ışık altında okunabiliyor.” Böylece, Gizemli Levha kendine has bir bellek geliştirmiş oluyordu (Rosen, 2013).

 

Kâğıt tekrar tekrar kaldırılıp temizlenir. Gelgelelim, levha üzerindeki izler kalıcıdır. Freud’un insanın zihinsel kapasitesini yorumlamak için kullandığı bu metaforun kapsamını genişleterek, enformasyonun elektronik cihazlar aracılığıyla sonsuz ve kalıcı bir biçimde derlenmesine vesile olan günümüz görsel medya kültürüne uyarlayabiliriz. Hatıralar, muhafaza ediliyor olsalar bile, derlenen imgeler ile anımsananlar arasında tekinsiz karşılaşmalara da yol açabilirler. Zaman zaman kâğıdı kaldırıp temiz bir sayfa elde ettiğimiz olur, ancak parafinli levha da kalıcı izler edinmeyi ve muhafaza etmeyi sürdürür. Zaman ilerler, dünya da insanlar da değişir ve Mete Hatay’ın ifade ettiği gibi, “kurbanın fail, failin de kurban olduğunu, duruma göre yer değiştirdiklerini görerek” büyürüz (Hatay ve Horst, 2019). Yeni olan için alan açmaya çalıştığımızda ise, geçmişin izleri Freud’un gizemli levhasındakine benzer bir tabakaya işlenmiş olur.

Hatay’ın imgelerinin başlangıç noktası Lefkoşa’nın göbeğindeki eski Venedik surlarının fotoğraflarıdır. Şüphesiz, bu imgelerde, Hatay’ın yakın geçmişteki yayınlarında, örneğin “Guns and Guitars” [Silahlar ve Gitarlar] ve “The Jasmine Scent of Nicosia” [Yasemin Kokulu Lefkoşa] başlıklı makaleleri ve Sovereignty Suspended [Askıdaki Egemenlik] ve Kıbrıs’ın En Uzun Yüzyılı başlıklı kitaplarında yer alan bazı temaları görmek mümkündür. Surların dokusu fotoğraflanır, fotoğrafların üzerine bir semboller kakofonisi resmedilir, bu sayede enklavlardaki hayatın temaları veya tanınma olmadan yaşamanın absürtlükleri sur imgelerinin üzerine yerleştirilir. Böylece, şehir; deneyimler, olaylar ve geride bıraktığımız bu zor sene boyunca çizilmiş, ödünç alınmış, sahiplenilmiş, değiştirilmiş ve tekrarlanmış tasvirler aracılığıyla adadaki görsel kültürü ve belleği yansıtan bu imgelerin zemini hâline gelir.

Bu, Mete Hatay’ın görsel eserlerinden oluşan ilk sergisidir. Dahası, özgün müziğin eşlik ettiği sergi, bir sergi deneyiminin sınırlarını aşmayı hedefler. Çok sayıda belgesel film için müzik yapmış ve iki albüm çıkarmış aktif bir besteci olan Hatay’ın bu görsel şölene müzikal bir öge katması şaşırtıcı değildir. Keza serginin adında da müziğe atıf vardır. Parşömen: orijinali yalnızca parçalar hâlinde kalan, üzerine art arda iki ya da daha fazla metin yazılmış bir el yazması. Bu imgelere baktığımızda gördüklerimiz, şimdiki zamanda ve iç dünyamızda nerede durduğumuzla alakalıdır.

*Esra Plümer Bardak. Sanat tarihçisi, araştırmacı. Nottingham Üniversitesi’nde sanat tarihi alanında doktora yaptı. Sanatçı odaklı monografiler kaleme aldı. Başta Kıbrıs’taki Türk toplumu bağlamında olmak üzere sanat tarihi anlatılarını yeniden düşünme ve 20’nci yüzyıl modernizmi üzerine incelemeler yayımladı.

E-mail: [email protected]

Kaynaklar:

Freud, S. (1925), “A Note Upon the ‘Mystic Writing-Pad’”. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 19: 225-232.

Bryant, R. and Hatay, M. (2011), “Guns and guitars: Simulating sovereignty in a state of siege.” American Ethnologist, 38: 631-649. https://doi.org/10.1111/j.1548-1425.2011.01327.x

Bryant, R. and Hatay, M. (2020), Sovereignty Suspended: Political Life in a So-Called State, University of Pennsylvania Press.

Hatay, M., & Bryant, R. (2008). “The Jasmine Scent of Nicosia: Of Returns, Revolutions, and the Longing for Forbidden Pasts.” Journal of Modern Greek Studies 26(2), 423-449. doi:10.1353/mgs.0.0032.

Hatay, M. (2021). Kıbrıs’ın En Uzun Yüzyılı, Kalkedon Yayınları

Rosen, R.J. (January 25, 2013). “The ‘Mystic Writing Pad’: What Would Freud Make of Today’s Tablets?” in The Atlantic. Available at: https://www.theatlantic.com/technology/archive/2013/01/the-mystic-writing-pad-what-would-freud-make-of-todays-tablets/272512/

Horst, C. (September 18, 2019). “Creating a Third Space in the Cyprus Conflict: Mete Hatay Interviewed by Cindy Horst”, PRIO Blog. Available at: https://blogs.prio.org/2019/09/creating-a-third-space-in-the-cyprus-conflict-mete-hatay-interviewed-by-cindy-horst/

 

 





Başa dön tuşu