Saat Çiçekleri Saatlerini Sayarken

29 Haziran 2018 Cuma | 11:44

Efgalipto Ağacı:

Yüzyıllar oldu orada duralı.

Zaman zaman üzgün, zaman zaman neşeli, yüzyıllar oldu bazan cansız bir beden gibi ölü gözleri,

Bazan şarkılar söylemekte ki kuşlarla birlikte yağmur yağdığında nihavent, güneş açtığında raks makamından sanki.

Ya da ne bileyim bir yanı Mozart’ın “Türk Marşı”nı çalmakta, bir yanı Vivaldi’nin “Dört Mevsim”ini

Yüzyıllar oldu en eski tanıklarındandır bu şehrin.

Girne Kapısı’nın bildik tarihi nöbetçisi Horoz Ali de altından geçip gitti elleri arkada bağlı yorgun adımlarla, son Osmanlı Valisi Besim Paşa da sarığıyla, ilk İngiliz valisi de şapkasında tüyüyle.

Mücahit öğrenciler de soluklandı altında, bisikletli kadınlar da, mahallebici, çörekçi, ayakkabı boyacısı da.

Girne Caddesi’nden her geçenin soluklandığı yerdir, gölgesi serin o görkemli efgalipto ağacı…

İnce uzun bir yol üzerinde bulunur bir ucu Lokmacı’da Lidra Caddesi’ni yakalayıp eski adı ile Metaxas Meydanına çıkmaktadır ki,

Yolun en başında nöbet tutar gibi durur dallarında yüzyıllar tutunmakta.

Kim yaslanmadı ki yaşlı gövdesine, kim sırtını vermedi?

Bu adadan gelip geçen birçok yabancı gezgini de misafir etmiş olmalıdır geniş gölgesinde…

Karanlık dönemlerle kayıp yılları da görmüştür, aydınlık güzel günleri de.

Aynalı da iskemlesini çekerek oturmuştur altında, Filozof Bodamyalızade de.

Gün oldu silah sesleri ile irkildi şeher dibelik karanlığa gömüldüğünde,

Gün oldu kan sıçradı gövdesine,

Gün oldu sis bombalarının sisli puslu dumanlarında boğuldu yaprakları…

Kim bilir kaç cenazeye tanıktır ki o cansız bedenler ağır adımlarla ilerlerken nasıl da saygı içindeydi bütün dalları ve yaprakları…

Serin rüzgarların çıktığı bir vakittir mevsim sonbahar efgalipto ağacının yaprakları neşeli ilk yağmurlarla temiz pak ve yaprakları aydınlık, 20. yüzyılın son çeyreğinde zaman,

45’lik plaklarda Neşe Karaböcek’ten şarkılar çalmakta.

Böyle zamanlarda, Bedevi Pastanesinde çaydanlık kaynamakta; çaylar baharatlı, kuru pasta ile içilmekte.

Okullar açılmış Kız Lisesinin öğrencileri beyaz yakalı siyah önlükleri içinde gidip gelirken,  kaçamak gözlerini efgalipto ağacında gizlemekte.

 

Biz yalan söylesek Efgalipto ağacı söylemez, bizzat tanığıdır geniş gövdesini siper eyleyerek birbirlerinden mektup alıp veren kızlı erkekli öğrencilerin…

Bana eski güzel günleri anlat Efgalipto ağacı, o eski güzel günleri.

Hani o şarkının sözleri gibi “bana esmeyi anlat…”

Ahşap Kapı:

Yenicami Sokağı Kirlizade Sokağına bağlanır ki kiliselerin, camilerin, yatırların ve mezarların ve okulların bölgesi olmuştur bir zamanlar…

İlk çalınan çan seslerinde de, ilk okunan ezanlarda da sen oradaydın…

Hangi Lüzinyan, hangi Venedik asillerine ev sahipliği yaptın?

Denildiğine göre Lüzinyan dönemi asillerinden Rochecouart ailesi, daha sonra Venedikli asillerden Pisani aileleri kalmıştır o sarı taştan Lüzinyan konağının içinde.

Asiller duvarına işlenen armalardan bilinir de, o ahşap kapı ustası kimdi?

Hangi usta şekil verdi, hangi eller yerleştirdi seni taş duvarlara?

Söyle!

Tahmin edebilmiş miydin yüzyıllarca ayakta kalabileceğini?

Kaç milletten insanlar kapını çaldı hiç düşündün mü?

Ev sahiplerin kaçarken üzüldün mü?

Kaç aile kilit vurdu üzerine?

Hiç tahmin etmiş miydin terk edileceğini her seferinde?

Bu adanın kaderidir her kapının terk edilmesi bilesin!

“Kaloiro Al Efendi”yi hatırlıyor musun?

Hani Venedikli asillerden sonra misafir ettiğin, Lüzinyan duvarlarının üzerine köşk yapan ve kadınları kafesli pencerelerde yüzlerini saklayan o Türk ailesini?

En son içinde oturan Rus Classen ailesini hatırlamalısın çok seneler geçmedi üzerinden, bir dokuma tezgahı mı ne kurmuş derler 1950’lerde ayrılmış.

Burada hiçbir ahşap kapı ve o kapıların açıldığı evler bir tek ailenin üzerine yazılı değildir bilesin!

Her defasında sanki aynı şeyler oluyor ahşap kapı!

Atlı arabalar da geçti önünden, bisikletler de motorlu araçlar da.

Yeni Cami ve Haydarpaşa İlkokulu öğrencileri okullarına giderken sekilerinde dinlenirdi, belki de kapıların kendiliğinden hep açıktı ve taş su havuzundan minik elleri ile su içmişlikleri vardır o çocukların.

Belki biri defterini, biri kalemini, biri mendilini unutmuştur avlunda.

Kim bilir belki biri kolalı yakasını düşürmüştür tam da musluğun altına.

Kışlaya varan yol da önünden geçer hani üzerinde Katerina Kilise’si bulunur sonradan minare eklenip Haydarpaşa Camii olmuştur, sen daha iyi bilirsin elbet, papazların ayinlerine de tanıksın Müslümanların ibadetine de.

Venedik ve Osmanlı askerleri gibi öğrenci Mücahitler de ter kan içinde telaşla koşarlardı bölüklerine tanığısın bütün bunların.

Bir ara Lise de oradaydı, Haydarpaşa’da yani, Kolej de…

Bana o güzel günleri anlat ahşap kapı, bir daha gelmeyecek olan o günleri…

Mutallip’in ve Nazım dayının kara fırınlarından yükselen sıcak ekmek kokuları sarardı mahalleyi.

Bando sesleri yükselir ve yankılanırdı sokaklarda.

Sokak satıcıları sana dayanır seninle dinlenirdi.

Önünde pirili ve bir ayak oynayan çocukları sen büyüttün, şimdi o çocukları tanıyor musun?

Haydarpaşa, Yenicami ve Atatürk İlkokulu öğrencilerini nasıl ince uzun bir dal gibi büyüdükleri senin hatıra defterinde kayıtlı.

Sen tanıksın aydınlığına da karanlığına da bu sokakların.

Ardında yüzyılların sırrı saklı.

Nasıl anlatsam bilemiyorum,

Sana yüzyıllar daha diliyorum…

 Kırmızı kiremitli ev:

Kumsal’da bir ara sokak.

Bir ucu Dereboyu’na çıkıyor.

O sokakta bir ev muhtemel altmışlı yıllardan kalma.

Bahçeli.

Verandası geniş, 2-3 tane taş sütunları biraz yorgun, üstü kapalı, yazlarda gölge yapıyor, yağmurlarda adamakıllı koruyucu.

Panjurları ahşap, damı her taraftan üçgen şeklinde kırmızı kiremitli.

Terk edilmiş gibi duruyor, ya da çaresiz bir kedi yavrusu gibi ama değil.

Bahçesinde kalabalık ağaçlar, narenciye ağaçları kokularını yaymakta ki şimdi zamanıdır mevsim ilkbahar.

Bir köşede yasemin, saksılarda sardunya, saat çiçekleri açmış.

Bir sarmaşık kırmızı kiremitlere kadar tırmanmış nereye gideceğini bilmiyor gibi ama değil…

Kimsesiz gibi duruyor; komşularının yasını tutar gibi fakat değil.

Kaç nesil içinden gelip geçti ki panjurları Kanlıdere’ye açılırdı.

Yazları sıcak havalarda verandasına serin rüzgârlar vururdu bir o panjurdan bir bu panjura.

Aralık duran kapısı küskün bakar gibi kadim sokağa.

Kanlıdere şarkı söylediğinde nağmeleri odalarında çınlardı efgalipto ağaçlarının neşeli fısıltısı ile birlikte.

Muhtemel sandıkları ve dolapları naftalin, banyosu yeşil sabun kokardı çiçek kokularına karışarak.

Şimdi sanki damı çökmek üzere de ayakları tutmayacakmış gibi ama değil…

Belli ki sokak çoktan terk edilmiş tek tük insanlar birbirine selam vermekte.

O yalnızlıkta kırmızı kiremitli ev sanki bir gerilla gibi bütün olup bitenlere direnmekte ama değil.

Mümkün olsa yaseminler de bulundukları yerlerden kalkıp kaçacaklar, o narenciye ağaçları da kanat takıp uçacak, o yolunu kaybeden sarmaşık da ama pek tabii ki öyle değil.

En son bir çam ağacı sökülmüştü ki kaç senelikti ben 70 deyim siz 100, isterseniz 150…

Orhan Veli’nin ağaç ile ilgili şiirini anımsar ister istemez insan:

Mahallemizde
Senden başka ağaç olsaydı
Seni bu kadar sevmezdim.
Fakat eğer sen
Bizimle beraber
Kaydırak oynamasını bilseydin
Seni daha çok severdim.

Güzel ağacım!
Sen kuruduğun zaman
Biz de inşallah
Başka mahalleye taşınmış oluruz.

Hani ağaçlar ayakta ölür derler ya keşke öyle olsaydı vurulmasaydı boynu.

İşte, oralarda bir sokakta kırmızı kiremitli bir ev,

Sanki boynu bükük, sanki herkes ona düşman, lakin öyle değil…

Değil diyoruz ama öyle!

Fakat nasıl desem,

Öyle mahzun ve perişan beklemekte,

Öyle tek başına ve terk edilmiş ve kapı ve pencereleri ürkek,

Ve çepeçevre bir saldırı altında,

Yüksek beton binaların arasında,

Ne tahta panjurları seçilebilmekte, ne bahçesi ne o güzelim ağaç ve çiçekleri,

Öyle tek başına demir parmaklıklar arasında günden güne eriyen bir idam mahkumu gibi,

Yok olacağı günü beklemekte…

Saat çiçekleri saatlerini sayarak…

 

 

Ahmet Okan