Köşe Yazarları

Pazar Sohbetimdir: (Geçmişin Bam Telinde Çalan Siyaset Kaldı Bize Hatıra!)

Ayının bildiği üç beş türkü varmış, hepsi de ahlat üzerineymiş! Bizim hayatımız da bu!  

Bilir misiniz? Ben 2. Dünya savaşı başlarken Mağusa surlariçi’nde Maronit karısının kiralık hanayında doğdum. Yedi aylık! Rahmetlik “ebe zalihe” ki kendisi yıllar yıllarca doğanların hep ebesi olduydu, “bu çocuk nasılsa ölecek” deyip  kesmediydi göbeğimi bile!

Eskiler, “yaşatan Allah yaşatır” derler. Rahmetlik babam, üşütmemem için, aylarca pamuklara sarmış beni! Ağladığımda, bir metre ötede sesim işitilmezmiş!

Eh, Allah için söyleyin! Böyle bir çocuktan nasıl bir yetişkin canlı olurdu? Olsun ama diyorum! Fidan gibi değildik ama babam Nidai’den bir, anam Zekiye’den iki karış daha büyük oldu boyum!  Her neyse konu ben değilim!

Bilir misiniz? “Küçük şeylerle” mutlu olmasını beceren insanlardık bizler.. Bu yönümüzle mucizeler yaratırdık! Dünyamız kasabamızla doğduğumuz ev kadardı! Dışımızdaki dünyaları izlediğimiz filmlerden, ajans haberlerini dinlediğimiz lambalı radyolardan tanımaya çalışırdık!

Zaman zaman Türkiye’lere Londra’lara gidip gelenler yahut oralarda yaşayanlarla konuşurduk. Onlar anlatırlarken o dışımızdaki dünyaları,  biz de “hayallerimizde çizdiğimiz ilgili  resimleri koyardık anlatılan o dünyaların içine!

       UZUN SÜRMEZDİ: Çünkü bizim dönemimizde çocuklar çok çabuk büyürlerdi! Ne yeterince masal dinleyebilirdik ne hayal kurabilirdik yeterince!  Hiç birimizin uzun süre çocuk kalmaya hakkı yoktu! Olmadığı için de daha ilkokulu bitirmeden uzun yaz tatillerinde bir “işin” ucuna yapışır, çalışırdık.. Bu nedenle avuçlarımız çok erken nasır bağlardı!

Yalnız bir ortak yanımız vardı aile büyüklerimizle.. Daha yetişmeye fırsat bulamadan, uzun yıllar basit  bir “hediye” alacak kadar bile asla sahibi olamadıkları  paranın parasızlığında; onlara da baba ve dedelerinden kalmıştı ya, bize verdikleri en nadide armağan, ambalajı ile kırmızı beyaz kurdeleleri olmayan Kıbrıs’tı,  siyasi sorunuydu, sosyoekonomik yaşam koşullarına sarılı dertleriydi işte!

Ondan sonra isterseniz girerdiniz “Moskof uşağı komünistlerden” çıkardınız “İngilizcilerden!” Dilerseniz Dr. Küçük’ü tutardınız, dilerseniz Necati Özkan’ı! Sonraları  Rauf Denktaş da katıldıydı kervana..

Ha bakın! O zamanlar bu siyaset işlerinin  karşılığı yoktu, şu anda TC’den gelen su kadar saf ve duru, henüz kirlenmedikleri için denizlerimiz kadar temiz ve maviydiler.. Öyle kuyruğa girip iş aş uğruna “siyasetin peşinden koşmaz,” ne de siyasilerin koltuk altlarına sığınarak ikbal ve avanta gözlenirdi!

Her şey, ama katıksız, “vatan, millet memleket meselesiydi!”

       Rahmetlik Pederimle amcamdan aldığım ilk hediye de  Dr. Küçük’ün Evkaf meselesiydi bir, Mağusa limanındaki “gekkolarla komünistler kavgasına bulaşmışlıkta olagelen sorunlardı iki!”

Akkule mahallesinin iki buçuk kemerli sundurmasında volta atarken hem komünist belasıyla şerrinden nasıl kurtulacağımızı konuşurduk, hem Mağusa limanında komprador acentalarının “adamları” olmuş Türk “hammal başlarının” işçiyi nasıl sömürdüklerinin dolayısıyle nasıl ellerinden kurtulabileceğimizin tartışmalarını yapardık…

Maraş kabarelerinde İspanyol Fransız “şantöklerle” sabahın ilk gün ışıklarına kadar zaman geçirirken, limanın kaymağını yiyen bir iki “hammal başının” önünde, dizlerinin üstüne çöken yorgun bedenli, yırtık poturlu, siyah yahut kahverengi mintanlı “hamallar” birbirlerinin omuzları  üzerinden uzattıkları başları ve  dokunsanız  yağmur olup yağacak o dolu dolu oldukları için cam gibi parlayan gözleriyle bakarlardı “hammal başına!”

Para hiç önemli değildi! Yeter ki eve götürecek bir ekmek, bir avuç zeytin, patates, yağ alacak kadar bir yevmiye olsundu.. Yeter de artardı bile. Üstelik mihnet duygularında eriyerek!

       BİLİR MİSİNİZ? Siyaset buydu işte! İşçinin işveren tarafından sömürüsü! Ki Marx’tan beridir tartışıla gelmekte!

Ve bilir misiniz? Rum komprador taifesi bile “üzülürdü” Türk’ün Türk’e reva gördüğü bu “sömürüye!”

Her neyse.. Bir gün yeniden anlatırız nasıl bir siyasi sorun devraldıydık..                                                                 ***

FAKAT: Atatürk var ya Atatürk.. O bize armağanların en güzelini en görkemlisini, en değerlisini bıraktı.

23 Nisan Ulusal Egemenlik  ve Çocuk Bayramını.. 19 Mayıs 1919 Gençlik ve Spor Bayramını.. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını.. Özgür ve egemen Türkiye Cumhuriyeti’ni…

Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. Tüm çocuklara kutlu olsun. Ve Türkiye’deki rejim değişikliğine karşın “bu Atatürk ruhu hep yaşasın…”

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı