Köşe Yazarları

Ortak akıl ortak dil…






Bu ifadeyi dün Ferdi Sabit Soyer Meclis’te dile getirdi…

Konu malum yeni başlayacak müzakere süreci…

Aylardır tartışılan ortak metin konusunda, uluslar arası aktörlerin, özellikle ABD’nin devreye girmesiyle, uzlaşma sağlandı. Bugün ilk görüşme yapılıyor.
İşte dostum Soyer, tam da bu konuda ihtiyacımız olanı söylüyor; “Artık önemli olan ortak akıl ve ortak dildir… Ortak metnin değerinin iyi bilinmesi, bu ortak metnin etrafında toplanılması doğru olacak. Tüm siyasi partiler bazı çekincelere rağmen onay verdi. Eskinin değil, artık geleceğin önemi var” diyor. Ben de aynı fikirdeyim. Hatta toplumun büyük çoğunluğu da…
Bizler toplum olarak iç politikaya öylesine bağımlı hale geldik ki, konu geleceğimiz, ortak çıkarlarımız dahi olsa, olaya parti gözlükleriyle bakmanın dışına çıkamıyoruz…
“Biz” diyorum ama kastım bizim nesil. Bizim ve bizden önceki neslin yarattığı particilik, yıllar içinde demokrasinin bir unsuru olmaktan çıkıp, neredeyse futbol takımı tutma haline geldi. Kimsenin eti bir kazanda kaynayamadı. Sırf bu nedenle bugüne kadar gereksiz tartışmalar, boş çekişmelerle kurulan, bozulan hükümetler nedeniyle yıllar kaybettik. En önemlisi de, gözleri bürüyen bu particilik ve dahi adamcılık dünyaya at gözlükleriyle bakmamıza neden oldu…
Bir gelişme olduğunda, olaya toplum çıkarından önce, “Partiye ya da ‘bizim usta’ya etkisi ne olur” düşüncesiyle bakılıyor. Doğrusu hangisi, eğrisi hangisi tartışılmıyor bile.
Oysa bugün geldiğimiz noktada, tüm partileri iktidarda görmüş durumdayız. Yaptıkları icraatlara da bakıldığında, artık temelinde çok fazla da ideolojik ayırım olduğunu söylemek mümkün değil. Neredeyse biri, diğerinin devamı gibi…
Bu noktada bir gözlemimi aktarmak isterim. Özellikle genç nesil ve eskilerden hatırı sayılır sayıda insan, artık öyle eskisi gibi koyu partici değil. Genç iş insanlarına bakıyorum, meslek sahiplerine bakıyorum, kim yaparsa yapsın, olumlu bir gelişmeyi alkışlıyorlar. Yeni kurulan hükümetleri, hangi parti olursa olsun umutla destekliyorlar. Burada artık ideolojiler değil, onun dışında iki unsur öne çıkıyor…
Birincisi, iş yapabilirlik, yani icraat kapasitesi;
İkincisi, dürüstlük…
Bu kadar basit. Halkın çoğunluğunun beklentisi de zaten bu. Bu noktada kimin asıl, kimin paralel olduğunun hiçbir önemi yok. Aksine, bu tartışmalar, kuşkuyla izleniyor…
Görüşme sürecine, yeni bir görüşmeciyle başlıyoruz. Liderlerin müzakereci olmayacağı konusundaki  mutabakattan sonra, 1980’lerin müzakereci pozisyonuna döndük. Cumhurbaşkanlığı da bir şekilde müzakerecisini değiştirdi. Demek ki bir gereği vardı. Ancak hem değiştiren taraf, hem de partici bakış açıları hemen burada da göze battı. Bir karalama, bir kuşku yaratma, öküz altında buzağı aramadır gitti. Hepsi kendi lehine imaj yaratma maksatlı.
Peki ama tam da bu aşamada, bu tartışmanın kime yararı vardır ki? Üstelik de, değişik dünya görüşüne sahip bir de Dışişleri Bakanı varken. Bir anlamda,  kendi kendini dengeleyecek bir ortam sağlanmışken… Esas üzerinde yoğunlaşılması gereken meseleyi gözden kaçırma pahasına çirkin propaganda taktikleri gerçekten sırıtıyor. Önemli olan birbirimizi yemek mi, yoksa belirli bir hedefe birlikte varmak mı..?
Yine başa dönersem, Sayın Soyer’in sözleri, bugünden itibaren üzerinde düşünülmesi ve uygulanması gereken bir yol…
İnsanları yıpratmaya çalışırken, değerlerimizi ve pozisyonumuzu yıprattığımızı düşünerek, hiç olmazsa bu defa, bir sürece parça körçe başlamayalım. Kraldan çok kralcı sivri uçları törpüleyelim. Çabalarımızı, eforumuzu gereksiz tartışmalar için değil, hedef için harcayalım…
Bunu hem kendimiz için, hem de dışa verilecek mesaj için yapalım.
Bakın Sevgili Hüseyin Ekmekçi, sosyal medyadaki notunda ne diyor; “Çözümü Eroğlu yapacaksa… İmzası referandumun önünü açacaksa… Bana uyar…”…

 

YERİN KULAĞI VAR

GÜNDEMİ YAKALAMAK ZOR:
Daha birkaç gün öncesine kadar hükümet krizini, ardından UBP’nin seçim harcamalarıyla ilgili raporu konuşurken, bir anda yıllardır buzdolabına kaldırdığımız Kıbrıs sorunu gündemin birinci maddesine oturuverdi. Toplum olarak her şeyi, tüm sıkıntıları biryana bırakarak birden olası bir antlaşmaya odaklanıverdik… İnşallah bu kez de hayal kırıklığı yaşamayız.

GELİŞMELER BAŞDÖNDÜRÜCÜ:
Bir anlaşma olur, olmaz bilemem ama, hafta sonu Cumhurbaşkanlığı’nda yaşanan hızlı görev değişikliklerinin arkasında Türkiye’nin olduğu iddiaları konuşulmaya başlandı bile. Özellikle tüm görüşme heyetlerinde yer alan Özersay’ın, Eroğlu’nun yeni özel temsilci olarak atanması, “şahin” diye bilinen Osaman Ertuğ’un bu görevden alınması, “Bizim dışımızda birlerinin, Kıbrıs konusunda ciddi adım atıyor” yorumlarına neden oldu… Demek ki, zaman ayak sürüme zamanı değilmiş. Bu fırsatla birileri de bunu çok yakından gördüler.

İKİ TEMEL KONU:
Ortak metnin imzalanmasının ardından bugün yeniden görüşmeye başlayacak olan liderlerin, iki temel konuda yoğunlaşması bekleniyor. Rum tarafı, “Annan planına göre daha fazla toprak ve mülkiyet” konusunda, Türk tarafı ise, “Yönetim ve egemenlik konusunda” kuşku ve taleplerini dile getirecekler. Olası bir planda da iki tarafın olmazsa olmazlarını bu başlıkların oluşturması bekleniyor… Oysa Hristofyas, 2 yıl uğraştıktan sonra uzlaşma noktasına geldiklerini söylüyor. Ne olur aynı konularda yeni zaman kayıpları yaşanmasa. 

MAĞUSA’DA KAZAN KAYNIYOR:
Yıllardır Mağusa’da yenilmez armada olarak rakip tanımayan ve girdiği her seçimi kazanan Oktay Kayalp’ın egemenliğine son vermek isteyen diğer partiler, harıl harıl aday arayışına girdiler. Son seçimlerde CTP içerisinde yaşananları ve hesabın yerel seçimlerde kesileceğini düşünen diğer partiler, güçlü ve popüler aday arayışındalar. Ancak yine de belirleyici olan, CTP’nin iç dengeleri olacak. 

AÇIK AÇIK SÖYLENMELİ:
TC ile imzalanan ve özelleştirme konusunda sekteye uğrayan mali protokolün CTP-DP hükümeti tarafından aynen uygulanması yönünde tarafların anlaştığı iddia ediliyor. Bence doğru olan da budur. Yıllardır uyguladığımız, “her şey devletin”  sisteminin artık çöktüğünü kabul etmeliyiz. Çünkü bizim ülkemizde bu sistemde devlet demek, tayinlerin “partizanca” yapılması demek, “verimsizlik” demek, “ihale mafyası” demek, “standartlar” atında hizmet demek, hatta  vatandaşın vergilerinin çarçur edilmesi demektir. Halbuki devlet, sadece vatandaşın haklarının koruyucusu ve teminatı olmalıdır…

BİZ ADAM OLMAYIZ:
Dün Habercim Kıbrıs internet sitesinde gördüm haberi. Taa CTP-ÖRP döneminden bu yana dağıtılan, Alayköy’deki sanayi bölgesi arsalarından birçoğu hala boşmuş. Internet sitesi isim listeleri de yayınlamış. Birçoğu siyasilerin ve üst düzey bürokratların birinci dereceden yakınları… Yasa, bir yıl içinde temel atılması şartı getirmesine rağmen, belli ki arsalar spekülatif amaçla alınmış, rant olarak tutuluyor. Hatırlıyorum, 2007’de ÖRP’li bir Bakan’ın adı bu arsalar konusunda karıştığında, Bakan görevden alınmıştı. Ancak demek ki uygulama aynı kafayla devam ediyor.

 

ZİRVEDEKİLER
Doğuş Derya: Doğuş Derya, CTP’nin milletvekili ama, aynı zamanda vicdanı gibi. Kendi partisinin,  öğrenci burslarının yaz aylarında kesilmesi yönündeki düzenlemesine onay vermeyeceğini söylüyor. Saptaması da ilginç; “Bütçe bulmak isteniyorsa devasa otellerin oturduğu araziler için alınan komik kira ücretleri niye yükseltilmiyor da en ihtiyaçlı kesimlerin rızkı ile oynanıyor?”… Gerçekten de tasarruf denilince neden toplumun en ihtiyaçlı kesimleri akla geliyor ki..?

 

DİPTEKİLER
Ekmeğe Zam: Geldi, gelecekti derken sonunda ekmeğe de %25 zam geldi. Bazıları için 25 kuruşluk zam pek bir şey ifade etmez belki ama, değişen sosyal yapıyı düşündüğümüzde evine günde 5-10 ekmek alan aileler olduğunu unutmayalım. Bu da ayda sadece ekmek için cepten 100 lira fazla para çıkması demek oluyor… Hani un ithali yapılacaktı da, fırıncılar zam yapmayacaktı? Neler oldu?







Başa dön tuşu