Köşe Yazarları

Orhan Pamuk’un  “VEBA GECELERİ”nden “Mingerliler”, Kıbrıslılara sesleniyor…

Halil Paşa yazdı








Yazar bu “”Veba Geceleri” kitabında kendisine Nobel ödülü getiren pek çok eserinde olduğu gibi okurunu Osmanlı’nın mikro ilişkilerinin göbeğine taşımış.




Yazarın üzerinde 5 yılını harcadığı romanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin hemen öncesinde, Padişah Abdülhamit yıllarında (1876-1909) Ege, Akdeniz dolayında, “Minger” isimli hayali ve kozmopolit bir adada patlak veren veba salgınında yaşanan, siyasi, sosyal ve ekonomik olaylar konu ediliyor.



Padişah Abdülhamit’in salgını önlemek için adaya gönderdiği Hristiyan alimlerin faili meçhul cinayetlere hedef olmasıyla “şimdi ne olacak?” heyecanına ilk adım atılıyor.

Veba’nın yayılması, ölümlerin artmaya başlamasıyla, salgının Avrupa’ya sıçramasından endişelenen Rusya, Fransa, İngiltere gibi dönemin güçlü emperyalist devletler, adayı gemileriyle denizden kuşatarak giriş ve çıkışları engellerler. Rusya ve batılı devletlerin hışmından korkan Osmanlı padişahı da, kendi tebaasına karşı bu kuşatmaya katılır.

Bir yandan İslam aleminin halifesinin bu korkaklığı ve bencilliği ile isyan, diğer yandan Padişah ve halife korkusundan mütevellit mutlak itaat arasında bocalayan Mingerliler şaşkındır.

 “…hiç kimse ifade etmiyor ama herkes İstanbul’un ve ne yazık ki Padişah hazretlerinin önce kendilerini düşündüğünü hissediyordu.”

“Vali Sami Paşa, Padişahın, Mingerlilerin canlarını kurtarmasından çok hastalığın İstanbul’a ve Avrupa’ya bulaşmasını önlemekle meşgul olduğunu bir türlü kabul edemiyordu.”

veba geceleri

Veba ve ölümlerin önlenememesi üzerine adada umutsuzluk, başıbozukluk, kurallara uymama halleri yaygınlaşır. Böylece bir yönetim boşluğu doğar.

 “Bir umudun kalmadığı yere kaç tabur asker getirirseniz getirin, yasakları hem uygulayamaz, hem de faydalı olacağına inandıramadığınız için karantinayı sürdüremezsiniz. Karantina, halka rağmen halkı eğitip, onlara kendi kendini koruma hünerini öğretme işidir.”

Padişahın otoritesini göstermek için yeni vali atama girişimi, Atatürk’e göndermede bulunulan “Kolağası Kamil” ve eski Valinin Padişaha karşı başkaldırısıyla ilginç bir hal alır.

Başkaldırı bir anda milliyetçilikle malul “Mingerlilik” ruhunu doğurur. Minger Cumhuriyeti ilan olunur ve Kolağası Kamil devletin kurucu başkanı ilan olunur.

Ancak salgın ve başıbozukluk durmaz. Koloğası Kamil’in de vebadan ölümüyle zayıflayan iktidarı bu kez Müslüman ahali üzerinde önemli nüfuz sahibi bir şeyhin tarikat üyeleri ayaklanarak ele geçirir. İslami Tarikat ilk iş olarak, salgına karşı garantina önlemi olarak yasaklanan “camilerde toplu ibadeti” vebadan kurtuluş için serbest kılar. Ancak salgın ve ölümler katlanarak artmaya devam eder. Bu arada şeyh hazretleri de vebaya yakalanır ve “Allaha duaların” hastalığına kar etmediğini anlayınca, çareyi Abdülhamit tarafından adaya gönderilen ve kardeşi devrik padişah V.Murat’ın doktor damadına başvurmakta bulur.

Tarikat’ın iktidar serüveni kısa sürer ve yerini aralarında Hristiyan sağlıkçı ve doktorların da yer aldığı yeni bir yönetime bırakır. Koloğası Kamil’in Mingerlilik ruhuyla, batı yaşam tarzları harmanlanır ve damat doktorun Padişah ailesinden eşi Pakiz Sultan kraliçe ilan edilir!

Unutmadan yazmış olayım…

Yazar, başından itibaren romanını Pakize Sultan’ın mektuplarından yola çıkarak anlattığına sürekli  vurgu yaparak hem okuruna dönemin “en özgür ve en varsıl Osmanlı kadının”  toplumdaki statüsü(zlüğü)nü ve hem de kadının Osmanlı toplumundaki yaşam biçimlerinden kesitler sunar.

“Sultan bile olsa o yıllarda bir kadının erkeklerle aynı masaya oturmasının çok nadir bir şey olduğunu hatırlatalım.”

“Osmanlı devleti kadınlara özgürlük vererek Avrupalılaşmaktadır.”

Adada salgın bitmeye, Avrupalılar da kuşatmayı kaldırıp gitmeye karar verdiklerinde, Padişah’ın hışmından korkan Mingerliler, Padişah ailesinden Pakize Sultan’ı devletin başına getirirler.

Bu anlatıyla yazar, Osmanlıda “yok sayılan kadının” nezdinde dönemin batılı devletleri karşısında Osmanlının modernleşememe nedenlerinden birisine de dikkat çekmiş mi olur?

Sanırım….

Bu arada yazar, “Osmanlı taşrasının en gelişmiş şehirlerinde bile sokaklarda görülen kravatlı şapkalı herkesin Hristiyan olduğunu göz kendiliğinden bilirdi” gibi ifadelerle de giyim kuşamın da Osmanlı tebaaları arasındaki kimliği ele verdiğini belirtmiş.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmazdan kısa süre önce, Osmanlının son dönemlerini tahayyül etmemize yardımcı olacak ve meraklı okurun yakalayacağı daha pek çok mikro ölçekte yaşam çeşnileriyle romanın oldukça zengin bir kurgusu var.

Okuyunca “Veba Geceleri”nin, Orhan Pamuk’a Nobel kazandıran romanları da dahil en iyilerinden birisi olmaya aday olduğuna karar verdim.

“Mingerlilik”, Orhan Pamuk’un romanında bir salgından doğan yeni bir cumhuriyet ve yeni bir aidiyet!

Bilindiği üzere romanda geçen Abdülhamit döneminde, devlet- Ali’nin (yani padişahın) çıkarları için Kıbrıs adası İngilizlere devredilmiş. O yıllardan sonra tıpkı romandaki “Mingerli” kimliği gibi, Kıbrıs’ta da Ortodoks ve İslam kültürlerinin batı kültürü ile yoğrulduğu bir “Kıbrıslı” aidiyeti ortaya çıktı ya. Üstelik geçtiğimiz yüzyılın tarih sahnesinde Kıbrıs Cumhuriyetine kadar giden bir siyasi rotayı izleyerek.

Okuyun bu romanı!

Kıbrıslılık ve Kıbrıs Cumhuriyeti tartışmalarının hala sürdüğü zaman diliminde, adalı kimliğimizden ve insan hallerimizden (cesurluğumuzdan korkaklığımıza, emin olduklarımızdan endişelerimize, bilgiçliğimizden cahilliğimize, bağımlılığımızdan başkaldırılarımıza…) çok şeyler bulacaksınız.

 

 





Başa dön tuşu