Ölü Bir Ahizenin Karşısında

15 Ekim 2017 Pazar | 13:29
Bedia Balses

 Telefon ahizesinin ölü olduğunu düşündüğü bir gündü… Esas olan tellerde öldürülen anların korkularını yaşamaktı. Beklemek zorluğunu kim bilmez? Bazen bir cinnete döner bekleyiş. Bazen zaman durur, takvimler takılır, an tekrardır, nakarattır, sizden yana değildir ne yelkovan, ne de akrep… Beklemekten yorgun ve terli bir öğle vaktinde anlaşılır beklenenin değeri ve önemi… Şairin hiç de buna benzer bir an için yazmadığını bile bile aklına getirdiği o his gibi: “İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur tutsak ustura ağzında yaşamaktan”…
Sonbahar tüm haşmetini sürmektedir sarı gülümsemesiyle. Oysa haziran bakışlı bir çocuk doğum muştularını hissetmemiştir zamanın rahminde. Hissetmemiştir “dışarıda akan gürül gürül bir dünya”nın varlığını. Hissetse de, uzaklıkların yarattığı halüsinasyonlu anların yanılsaması duyularını doğru analiz edebilmesini engeller. Boş bir sandalyeden arta kalan günlerle haşır neşir bir düş kırıklığının pençesindedir, iflah olmaz. Boş sandalye, zamanın belleğine boşluğunun somut kanıtı olarak sallanmakta ve ne yapsa dolmamaktadır. Özentisiz ve ertelenen anların tanığıdır o… Genellemeye açık anlarının o iç burkan tanıkları, yanıkları etrafına doluşmaktadır… Nice boş isimle doldurduğu görüş açılarının yalancısıdır şimdi telefonun karşısında. Kendi kendinin yabancısıdır en fazla. Bilmenin, hissetmenin en keskin ucunda, kendi olmaktan çıkan bir beklentiyle beklemektedir gelecek haberini; kendinden…

Bir doğum ertesi yaptığı hesapları, yorumları beğenmemiştir. Beklentilerini, bekleyişlerini, tellerden canlanamayan heceleri bilemediği bir gündü, her şey anlamsız ve yorumsuzdur. Sığ ve alenidir. “Bekliyorum öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın” derken Orhan Veli, öyle bir havanın, sönmüş havasında sıradanlıkla beklemektedir, kendini. Balon anların şişkinliği azalmış, gaz verilen öğle vaktinin tadı uçup gitmiştir… Kendi gibi bir boşluğa düştüğünü, kendi gibi bir varlığa sığındığını, kendi gibi bir kuyuda nefes alabildiğini, yüzmeye çalıştığını görünce anlamıştır beklenen haberlerin, tellerde yaralanan ertelemenin yere vuran gürültüsünü. Geriye atılmış her an gibi bir daha tekrarı yoktur, bir daha aynısı gibi olamayacak bir akşamüstüdür yine… O, ölü bir ahizenin başında beklerken, kendi, kendine yabancılaştığını bilemeden beklemektedir, kendinden gelecek güzel bir haberi.

Mektuplar henüz postaya verilmemiştir. Pullar yapıştırılmamış, e-maillere kurban verilen her kokusuz ve acele not gibi beklentisizdir… Elle tutulup, gözle görülecek hiçbir maddesel kanıtı yoktur elinde beklediğinin… Haber gelecek ve kağıtlar mürekkebe değecektir. İlk gençlik yıllarında şiirlerden şiir beğendiği zaman Necip Fazıl’ın önüne çıkardığı iki seçeneğin karşısındadır sanki:
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Diğer yanı ise kendi kendine yanıtlamaktadır:
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
—-

Perşembe cumayı yemiş, cuma ise cumartesinin canına okumaya başlamıştı. Günler geçiyor, ahizeden hala bir ses gelmiyordu… An bir vampir gibi emiyordu sessizliğini. Bekledikçe geciken her dakika kocaman bir canavar olup, dikiliyordu karşısına. Saçları da aklı gibi karışıktı. Gözleri dalgın ve uzaktaydı. Aklında yine “o” harf vardı… Ovalardan yayılan bir kokunun adıydı “o”. Fırtınalarda kuşandığı dağ lalesiydi. Beyaz zambağının içinde gizlenen deliliğiydi. “O” zamanın belleğinden koparıp getirdiğiydi. Dinmeyen acısıydı, kapanmayan yarasıydı. “O” korkusuydu, aşkla kuşattığı, tüm anlamların önünde diz çöktüğüydü. “O” yarım kalmış çocukluğuydu, yaşamındaki en güzel kadının yorgunluğuydu. Kıvırcık, asi saçlarının inadıydı. “O” laf dilemez, baş edilmez tavırlarının asil yolcusuydu. Yazdığı şiirlerin kahramanıydı. “O” oydu işte. Ondan başka kimsenin tamamlayamayacağıydı. Aklının uzandığı noktanın uyumsuzluğuydu. “O” uçurumuydu. Düştüğüydü, kalktığıydı.

Bekliyordu… Tellerden sızacak haberler hep “o”na ayarlıydı… “O” bir ilkbahar sabahı güneşle uyanıp kırlarda delice koşacağı en eski şarkısıydı. “O” teşhisiydi, tedavisiydi, ilacı ve hastalığıydı… Ama “o” en çok iyiliğiydi… Ağrı kesicisi, krizi, spazmı, krampıydı. “O” merhemiydi bütün acılarının. Acısını alanıydı… En derin yarasıydı da!.. “O” oydu işte… Adını andığında içinde büyüyen dünyasıydı. Hem en çok acıttığı, hem anlamla sarıldığı, hem suskunluğu, hem konuştuğuydu. Kucakladığı, ayrıldığı, bütün güzelliklerinin doyumsuzluğuydu… Beklediğiydi “o”… Haberiydi, mektubuydu, önünde diz çöken harflerinin yorgunluğuydu. Hem çaresi yoktu, hem devası “o”ydu…

 

Kendinden gelecek bir haber beklentisiyle en güzel şiirlerini dizen şairlerin şiirlerini kovdu beyninden… “O”nsuz hiç bir şiirle karşılaşacak hali yoktu. Dünyasının içindeki şiirsizliğinden utanıyordu. Yaşamına şiir koyamayan her insan gibi ne kadar kuru ve sıradandı şimdi. Ne kadar yavan ve anlamsızdı bütün bu yazdıkları…

Bir müddet şarkılarına da ara verecekti… Yabancı bir uzaklıkla gerçekle karşılaşmayı bekleyecekti… Şarkıların içinde gizlenen o asi ve vazgeçilmez edası olan kadınla yüzleşmeyi erteleyecekti… İnadına telefonu ölü bir insan gibi yanında yatıyordu… Hazan, sarı gülümsemesi ile kapısını çalıyordu…

Tüm dünya, içinden geçtiği zaman sustu. Mekan ayağının altından kayıp gitti… Sonbaharla birlikte telefon yattığı yerden kalktı ve çaldı… O küçücük cihazdan değildi beklediği ses, bu bir yanılsamaydı… Beklediği “o”ydu… KENDİNE GELMİŞTİ!..

—————————————————————————————————————–

GÜLE GÜLE HARİD FEDAİ

Değerli hocamız, araştırmacı yazar, edebiyatı Harid Fedai’yi kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Ülkemizin başı sağolsun. Sadece Kıbrıs’ta değil tüm Türk dünyasında yazdığı onlarca kitap, 100’lerce uluslararası makale ve sayısız sempozyum ile adını edebiyatımıza altın harflerle yazdırmıştır. O engin bir denizdi. Bildiklerini paylaşmaktan, öğretmekten yorulmayan bu eşsiz insan artık eserleri ve ürettikleri ile yaşayacak.

,