Ne Mutlu Bana - 1 (Demir Kıbrıs’a geliyor) - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Perşembe, Mayıs 30, 2024
Köşe Yazarları

Ne Mutlu Bana – 1 (Demir Kıbrıs’a geliyor)

Bekir Azgın

Kıbrıs’ta özellikle de Lurucina/Akıncılar ve yöresinde “Demir” adıyla tanınan Selahattin Özgün, “Ne Mutlu Bana” adlıyla otobiyografisini yayımladı.

Kitabın arka sayfasındaki “Para ile satılamaz” ifadesi dikkat çekici. Demek ki kitaptan herhangi bir gelir beklenmiyor. Hısım akrabaya dağıtılmak amacıyla bastırılmış olduğu anlaşılmaktadır.


Halbuki kitap, 1960’lı yılların insanımızla ilgili ilginç ve gerçekçi birtakım gözlemler ihtiva etmektedir. Kıbrıs tarihini yazacak olanlar için sağlam bir kaynak olabilir.

*

Demir, 5 Eylül 1938 günü Samsun’da dünyaya geldi. Astsubaylıktan emekliye ayrılınca Samsun civarında satın aldığı arazide tarımla uğraştı. Bir ara politikayla ilgilendi. Doğru Yol Partisi’ne üye oldu. Bu girişimin hayal kırıklığını şöyle anlatır:

“Particilik aşırı menfaate dönüşmeye başlayınca biz de ayrılma ihtiyacı hissettik. Menfaatçiler bizi de kullanmak, kendilerine alet etmek istediler; mücadele ettik ama onlarla mücadelenin sonunun gelmeyeceğini, bilâkis daha fazla kuvvetlendiklerini görünce biz de ayrıldık. Ayrılmamızla birlikte partide çöküşler başladı.” (s.62)

*

Kıbrıs’ta yaptıklarını objektif olarak değerlendirmek için çocukluk ve ilk gençlik yıllarına bir göz atalım: “Çok yaramazdım. Mahalle sakinlerinin hepsi beni tanır, ‘mahallenin bitirimi’ derlerdi bana. Doğuştan olsa gerek, liderliği çok severdim. Mahalledeki tüm çocukların lideriydim.” (s.7)

Lider olmakla yetinmezdi yarışmalarda birinci gelmek de isterdi: “Samsun’da göreve başladım. …Bölüğün eğitimi, ikmali, depo sorumluluğu bana aitti. Yirmi beş çavuş, beş yüze yakın acemi erim vardı. Bölüğüm çok başarılıydı. Her dönem sonu eğitim disiplini imtihanında birinci olurdu.”(s. 19)

*

O günkü Samsun’u gözümüzde canlandırmak amacıyla bize ilginç, en azından benim ilginç bulduğum, birtakım gözlemler aktarır: “Evler bir veya iki katlıydı. En güzel evler Ermeni ve Rumlardan kalan evlerdi. …Yemek yerken yere sofra bezi serilir, üstüne sini konurdu. Ailece etrafına oturup aynı tabaktan yerdik; doyan kalkardı. …O devirde sandalye ve masa yoktu, zaten evler küçüktü. …Düğünlerimiz şimdiki gibi salonlarda değil, mahallelerdeki boş arsalarda yapılırdı. Üstü ve yanları bezle kapatılıp ikiye bölünürdü, bir tarafta kadınlar diğer tarafta erkekler otururdu. Düğünlere Romanlar gelip çalardı.” (s. 12)

“Bir gün önce, tellâl sokak sokak bağırarak haber verirdi. Meydanın tam ortasında sehpa kurulur, halk da meydanın etrafında beklerdi. İdam edilecek olan getirilir, sandalyeye çıkarılır, boynuna ip geçirilir, hoca dua okuyup bir isteği olup olmadığını sorar, yirmi-otuz yaşlarında biri sandalyeye tekme vurur, böylece asılı olan adam çırpınarak ölürdü; önünde ve arkasında suçu yazardı. Herkes biraz kalıp bakarak suçu okurdu.” (s. 12)

*

Mezun olduktan sonra Samsun, Amasya, Van ve Çankırı’da çalıştıktan sonra 1964 yılında Kıbrıs’a tayin edildi. Henüz 26 yaşındaydı ve Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliği ondan sorulacaktı. Hele hele Lurucina’da tek adamdı ve dediği dedik, çaldığı düdük bir otokrat pozisyonundaydı. Gelen komutanların hepsi de öyleydi. Üstelik bu komutanlara benim gördüğüm kadarıyla “Paşa” deniyordu. “Paşa şöyle dedi”, “Paşa böyle emretti” deniyordu köyün her yerinde.

Bir süre çalıştığı Lefkoşa’da ilk izlenimleri pek olumlu değildi: “Bütün üst kademedeki mevcut personel birbirine ismiyle hitap eder, askerliğe dair hiçbir şey yoktu. …Burada hiçbir insan askerlik yapmadığı, disiplin altına girmediği için her şeyi bildiği gibi yapardı. Kısa zamanda bütün bölge sorumlularıyla tanıştım. Hepsi yürekli insanlardı fakat askeri bilgileri yoktu.” (s. 33)

“Hepsi askerlik sanatını öğrenmek için can atıyordu. On sekiz – altmış yaş arası herkes iş yerini yarım gün bırakarak eğitime katılıyordu.” (s. 35) Can attıklarından pek emin değilim. Yapmak zorundaydılar.

Lefkoşa’daki eseriyle şu şekilde iftihar eder: “Bütün toplumun amiri bizdik, henüz Türk toplumu nizami bir demokratik kuruluşa sahip değildi, toplum her şeyi bizden bekliyordu.” (s.36) O günden bugüne fazla bir şey değişmedi galiba. “Emniyet amirine Lefkoşa’daki pikap ve cipleri toplattırdım. Onları askeri renge boyatıp üstlerine ay-yıldız koydurttum, askeri cip ve pikap oldular. (s. 36)

“Ada’da ilk nizami birliği kuran ve eğitim sahalarında yetiştiren, askerlik sevgisi ve gururunu yaşatan ben olmuş oldum.”(s. 37)

*

Lefkoşa’dan ayrılmadan önce başından tatsız bir olay geçer. Demir’e göre bir çocuk çadır direğinden düşerek ölür. Çocuğun annesi, Rum tarafına geçip oğlunun dövülerek komutan tarafından öldürüldüğünü iddia eder. Kendisi kadının Rum propagandasına maşa olduğunu iddia eder. Haklı olduğunu kanıtlamak için şöyle yazar: Bozkurt (Kenan Paşa) bunu bildiği için konuyu bana açmadı bile.” (s. 35)

Burada sözü edilen Kenan Paşa, Kenan Coygun’dur. Kenan Paşa, Rum propagandasını bilmeye biliyordu ama bazı şeylerin üstünü örtmeyi daha iyi biliyordu. 22 Ocak 1967 gecesi Sarayönü’ndeki Polis Merkezi’nde bir hücrede bulunan Alpay Mustafa birileri tarafından vurularak öldürülür. Sonra da cesedi Hamitmandrez ile Dikomo arasında bir yerlere gömülür. Alpay’ın aile fertleri ve silâh arkadaşları ısrar edince ceset olduğu yerden çıkarılarak ailesine teslim edilir. Bu defa da cesedin camiye götürülmesi yasaklanır. (Yeraltı Notları, 11.04.2005, Sevgül Uludağ)

Kıbrıslı Türklerinin mal ve can güvenliği ellerine teslim edilen Bozkurt Kenan Paşa ne bir sorgulama yapar ne de bir soru sorar.

XXXXX

Haftaya “Demir Akıncılar’da”.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tepki göster
Bayıldım
0
Bayıldım
Huzurlu
0
Huzurlu
Hahaha
0
Hahaha
Üzüldüm
0
Üzüldüm
Hayran Kaldım
0
Hayran Kaldım
Facia
0
Facia
Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar