Köşe Yazarları

Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzûr

“Kendimi köprüden aşağı atmak yerine niye yazdığımı biliyor musunuz? Akıllı ve mantıklı insanlara hitap etmenin değer taşıdığına inanıyorum da ondan” diyor Amerikalı gazeteci Anthony Lewis. 2013 yılında 85 yaşında ölen Lewis, New York gazetesinin önceleri parlak bir muhabiri sonraları da akil bir yazarı idi.

Gerçekten de bir insan niye canını yeyip yazı yazar? Akıllı ve bilgili insanlarla aynı dergâhta bulunmak için. Böyle bir dergâha girebilmek için de iyi düşünülmüş, bilgi incileri bulunduran yazı kaleme alınmalı ki akıllı ve bilgili insanlar o yazıyı okuma ihtiyacı duysunlar.

Etrafıma bakıyorum da benim büyük bir zevkle okuduğum yazarların ve gazetecilerin büyük bir çoğunluğu ya öldüler veya hapishanedeler. Politikacılara göre, hapiste çürütülmeyi hakkeden vatan hainleri, nedense, bu entelektüeller arasından çıkıyor. 82 yaşındaki muhafazakâr Hilmi Yavuz bile bir muhafazakâr yönetim tarafından kodese tıkılabiliyorsa gerisini varın, siz düşünün.

Adam üniversitede felsefe hocası, Talat Halman’a göre “şair-i azam” yani en büyük şair. Çok güzel deneme yazıları yazan bir “aydın” diyeceğim ama çekiniyorum. Çünkü Zaman gazetesinde yayımladığı bir yazısında şöyle demişti Hilmi Yavuz: “Bilgi sahibi olan aydın, fikir sahibi olansa entelektüeldir”.

Yaşar Kemal ise birinin “aydın” olabilmesi için daha başka meziyetlere sahip olması gerektiğini savunurdu. 1960’lı yıllarda ünlü filozof Bertrand Russell’ın düzenlediği nükleer silâh ve savaş karşıtı uzunca bir yürüyüş vardı. Bir tanesine ben de katılma fırsatı bulmuştum. Orada, hasbelkader, Yaşar Kemal’le tanışmıştım.

O sıralarda İngilizce’ye “Memed My Hawk” (Şahinim Memed) adıyla çevrilen İnce Memed romanı nedeniyle İngiltere’de epey popülerdi. İri cüssesiyle etrfında toplanan İngilizler arasında bir şahinden çok bir kartalı andıran yazar şöyle diyordu: “Benim memleketimde eli kalem tutan biri hapishanede yatmazsa ‘aydın’ sayılmaz”.

Her fikir sahibine “entelektüel”, her hapishaneye düşen okur yazara “aydın” demek doğru olur mu? Yoksa insanda daha başka haslet ve meziyetler de mi aranmalı? Bununla ilgili olarak aklıma gelen en iyi örneklerden biri Halet Efendi’nin durumudur.

Asıl adı Mehmet Sait olan Halet Efendi, Kırımlı Kadı Hüseyin Efendi’nin oğlu olup 1760-1823 yılları arasında yaşamıştı. Kendisini iyi yetiştirmiş, keskin zekâlı, hitabeti kuvvetli biriydi. Köşkü şairlerin ve sanatseverlerin toplantı yeriydi. Buna karşılık son derece kindardı. Çıkarlarına zararı dokunanları ezmeden içi rahat etmezdi. Gerekli görürse makamına rakip olanları dar ağacına göndermekten zerre kadar sakınmazdı. Bazı çağdaşlarına göre, kurnaz yanı ile insanlara kötülük yapardı.

Fransa’da Napolyon kendisini imparator ilân ettiği günlerde Halet Efendi, Paris’te elçiydi. Mısır seferindeki başarısızlığı nedeniyle Napolyon, Osmanlılara kırgındı. Bu nedenle Halet Efendiye soğuk davranıyordu. Buna karşılık, Halet Efendi de Frengistan’daki hiçbir şeyi beğenmemekte kararlıydı.

Paris’ten gönderdiği mektuplarda “Bir gün evvel şu Kâfiristan’dan hayır ile halas olmaklığım (kurtulmam –BA) için dualarınızı niyaz ederim (yalvarırım –BA). Zira Paris’e kadar geldik, halkın nakil ve methettikleri (aktardıkları ve övdükleri -BA) Frengistan’ı daha görmedik. O tuhaf şeyler ve o akıllı Frenkler hangi Avrupa’dadır, bilmem!” gibilerinden şeyler yazıyordu.

  1. Mahmut döneminde Nişancı makamına atanınca Sadrazam’dan daha etkin bir konum elde etmiş oldu. 10 yıl boyunca astığı astık, kestiği kestiği bir devlet adamı olmuştu. Bu arada büyük bir de servet biriktirmişti. Yeniçeri ağalarına verdiği bahşişlerle onların desteğini sağlamıştı. Bu nedenle Yeniçeri ocağının kaldırılmasına karşı çıkıyordu.

Halet Efendi bazı zengin Fener Rumlarıyla özel ilişkiler kurmuştu. Bu nedenle Mora yarımadasında isyanı bastırmaya çalışan Yanya Valisi Tepedelenlioğlu Ali Paşa’nın aleyhinde çalışıyordu. Alttan girdi üstten çıktı, sonunda Tepedelenlioğlu’nun kafasını kestirmeyi başardı.

Merhametsizliği dillere destan olan Halet Efendi hakkında ilginç dedikodular anlatılmaya başlandı. Bir gün Halet Efendi’nin evinin bahçesinde çalışan bir bahçıvan bir incir fidanını sökmüş, onu atmaya gidiyormuş. Ordan geçmekte olan Halet Efendi’nin yakınlarından biri bahçıvana şöyle demiş: “Aman, bu incir fidanını atma. Birinin ocağına dikmek için efendi hazretlerine gerekebilir”. Sonunda Halet Efendi’nin devlete zarar verdiğine kanaat getiren II. Mahmut, onu Konya’ya sürgün etti. Orada da başını kestirdi.

İdam edildikten sonra geride bıraktığı servete devlet el koydu. Halk arasında da kime ait ait olduğu tartışmalı olan bir beyit dilden dile dolaşmaya başladı: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzûr / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr”. Yani hayatta iken insanlara rahat vermedi. Öldükten sonra da mezar sahiplerini yani ölüleri tedirgin edecek.

Öte yandan, aynı Halet Efendi geride “Divan e Halet Efendi” başlığı ile basılan bir divan bıraktı. Ayrıca Galata Mevlevihanesi’ne kazandırdığı kütüphane, günümüzde Süleymaniye Kütüphanesi’nin bir bölümünü oluşturmakta ve “Halet Efendi Kütüphanesi” olarak bilinmektedir.   The risk we run is not fascism. They needed fascism in the 1930s to crush the workers’ movement. Today all they need — in fact the default form of the failed system — is an authoritarian government that can override the judiciary, limit freedom of speech and terrorise the media.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı