KıbrısKöşe Yazarları

MEA MAXİMA CULPA

1964 yılının sonlarında aynı kaderi paylaştık. Birkaç aydır aramız. İki yüksek taştan sütunla girilen, sağlı-sollu odaların açıldığı geniş bir  salonu olan Venedik evi yeniden düzenlenerek hastane yapılmıştı.











1964 yılının sonlarında aynı kaderi paylaştık.




Birkaç aydır aramız.



İki yüksek taştan sütunla girilen, sağlı-sollu odaların açıldığı geniş bir  salonu olan Venedik evi yeniden düzenlenerek hastane yapılmıştı.

Şimdi artık her biri tarih olan veya bir tarih yaratılırken bizzat dahil olan Dr. Burhan Nalbantoğlu, Dr. Ali Atun ve Dr. Mustafa Erbilen,  çok zor koşullarda meslek icra etmeye çalışıyorlardı bu Venedik evinden bozma hastanede.

Abluka altındaydık.

Dört taraftan sıkıştırılmış Kıbrıs Türkünün tek nefes borusu Mağusa Suriçi kalmıştı.

Tıbbı açıdan bu sefil hastane Vadili’den  Galatya’ya (Mehmetçik) on binlerce Kıbrıs Türkünü tedavi etmeye çalışacaktı.

Dr. Okan Dağlı ile sonradan adı Köşk Pansiyon olan o binada dünyaya geldik.

Doğumun bile mucize sayıldığı koşullarda.

Sonra üniversitede kesişti yollarımız.

Genç omuzlarımıza ağır yükler yükledik.

Kalbimize de inanılmaz sevgiler.

Dünyayı kurtarmak için kolları sıvadık.

Ve durmaksızın bu idealler için çalıştık.

***

Perşembe öğle vakti Mağusa Suriçinde, etrafımızda İskandinav turistlerin neşeyle yeyip-içtiği bir ortamda, geçmişe yolculuk yaptık Okan Dağlı ile.

Tatil günüydü ama Mağusa Suriçinde adım atacak yer yoktu.

Tüm cafeler ve tüm restoranlar ağzına kadar tıka basa doluydu.

Bir ara kendimi Dubrokvik’ta sandım.

Mağusa Suriçine nerdeyse bire bir benzeyen, eski kalenin sokaklarında bir İtalyan restoranında dostlarla laflarken.

Doğduğumuz şehirdeydik.

Ve üstelik hiç de güzel anılarımız yoktu geçmişe dair.

Biz savaş ve yıkım yıllarının çocuklarıydık.

Bizimle birlikte Mağusa Suriçi de yıkılmış ve eski kimliğini kaybetmişti.

Ta ki doğduğu ve yaşadığı şehri yeniden ayağa kaldırma yemini yapan o şehrin çocukları devreye girene kadar.

“Dünyayı değiştiremedik, ülkemize barışı getiremedik ama hiç olmazsa siz şehrinize sahip çıktınız ve bugün Mağusa Suriçi bu durumdaysa sizin sayenizdedir” dedim Okan’a.

Ve bunu söylerken de kalbimin bir yerinde ateşi yanan ideallerimizin yeniden körüklendiğini hissettim.

***

Havadis ekibi olarak, nihayet geçişlere açılan Derinya kapısına gittik.

Derinya’nın açılmasında etkili olan Mağusa İnisiyatifi aktivistlerinden Okan Dağlı eşlik etti bize.

Şimdiki Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan’ın olumlu katkılarını teslim ederek ama haklı bir sitem içindeydi Okan Dağlı.

Derinya, geçişlere açıldı, kimlik kontrolü yapılıyor ama sadece o kadar.

Bereket ki Avrupa Birliği parasıyla yol asfaltlanmış ama  gerisi toz toprak içinde bir şantiye.

Hala inşa ediliyor.

İnşa edilirken gayrı insani koşullar hüküm sürüyor.

Basit bir tuvalet bile düşünülmemiş. Çalışanlar için var ama kapısı yok.

Rum geçiş noktasına yürüdük.

Her şey yerli yerinde, çevre düzenlemesi yapılmış, çiçekler bile ekilmiş.

Bizim yetkililerin “biz hazırız, Rum hazır değil” şeklinde yaptığı onlarca açıklamayı anımsatıyorum Okan Dağlı’ya.

Haklı olarak öfkeleniyor.

“Bizi yalancı çıkarmak için her şeyi yaptılar ama siz de gördünüz hazır değiller” diyor.

Evet, Derinya hazır değil.

Çalışmalar devam ediyor.

Ocak ayına bitecek inşallah.

 

***

Mağusa’dan Derinya’ya giderken inanılmaz duygulara sürükleniyoruz.

Yol boyu, sol tarafta, kapalı Maraş bir utanç abidesi gibi yükselirken, askeri kontrol noktasını geçtikten sonra yolun her iki tarafı da utanç abidesine dönüşüyor.

Yıkılmış veya  yağmalanmış evler bir hayalet gibi eşlik ediyor bize.

Bu utanca imza atanlar şimdilerde hayatta mıdırlar bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, 2018 yılının son diliminde hala bu utanç ile birlikte yaşadığımızdır.

Rahmetli dayım anlatırdı;

20 Temmuz çıkarmasıyla birlikte Kıbrıslı Türkler Mağusa Suriçi’ne sığınmışlardı.

Baykal, Karakol ve daha birçok bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlardı.

Döndüklerinde bütün evleri yağmalanmış buldular.

Ne bir eşya ne bir fotoğraf.

Bunu yapanların çok az Derinyalı ve daha çok Paralimnili Rumların olduğunu öğreneceklerdi.

Hatta Rumlar tarafından boşaltılan Maraş’ın bir kısmını da onlar yağmalamış.

Tıpkı 1963 sonrası katledilen masum Kıbrıslı Türkleri kuyulara atanların onlar olduğu gibi.

***

Ağzında sigara bayrak direğine tırmanın Türk bayrağını indirmeye çalışan Solomou’nun vurulduğu noktada durdum.

Ne büyük trajediydi.

Başı ezilerek öldürülen İsak da öyle.

Bu coğrafya korkunç trajedileri bağrında taşır.

Ve her anlatılan trajedinin mutlaka bir zıddı vardır.

Cinayetler, yağmalar ve daha diğerleri mutlaka gerekçelendirilmiştir ve her gerekçe de karşı taraf suçludur.

Hiç kimse üstüne almasın.

Bir Roma  sözü vardır;

Mea  maxima Culpa.

Bütün suç bendedir.

Kendinizde suç aramayınız.

Yoksa yeniden aynılarını yapacaksınız…





Başa dön tuşu