Poli

Maliye Bakanlarının Kayıkçı Kavgası ve e-Devlet






 




Bizim gazeteden Bertuğ Topal, duyum elde ettiği bir konuda haber oluşturmaya karar verir. Duyuma göre; Kuzey’i, yani bölgemizi araçları ile ziyaret eden Kıbrıslı Rumların büyük bir çoğunluğu, bilerek ya da bilmeyerek yollarda var olan hız sınırını aşarak hız kameralarına yakalanmışlar ve kestiremedikleri miktarlara ulaşan cezayı ödememek için artık araçları ile Kuzey’e gelmiyorlarmış. Bu rakam oldukça büyükmüş öyle ki, karşılıklı geçiş istatistiklerini aleyhimize bozacak kadar yüksekmiş.



Bertuğ,  Norveçli bir gazeteci olsa, bu bilgiyi doğrulamak için trafikle ilgili kuruluşlarından birisinin internet bilgilendirme kaynaklarına girer, gerekli bilgileri oluşturur ve bilgi edinilsin, hakkında tartışma yapılsın diye yayınlardı. Bertuğ, Norveçli olmayıp KKTC’li olduğu için böyle bir bilgilendirme merkezine ulaşamaz.

Trafiğin bağlı olduğu Polis Genel Müdürlüğü’nden bilgi edinmeye çalışır. Ona, bu işlerin öyle telefon müracaatları ile halledilebilecek bir mesele olmadığı, kurum yetkililerinin yazılı müracaat yapmaları gerektiği söylenir. Gazete yöneticileri, talep edilen bilgileri belirten bir dilekçe hazırlar ve genel müdürlüğe gönderip sonucu beklemeye başlarlar. Üç hafta kadar sonra cevap gelir.

Kurumun en yüksek makamının imzasını taşıyan cevabi yazıda, Bilgi Edinme Yasası kapsamında bir ay içerisinde cevap oluşturmak zorunda oldukları bu meselede, sorulan soruların cevaplarının oluşturulduğu, toplam bir sayfalık sonuç elde edildiği, ilgili yasa gereği bir sayfalık cevap için de Maliye Bakanlığı’na 15 Tl ödenir ve makbuz kendilerine getirilirse oluşturulan cevabı alabilecekleri söylenir.

İstekler yerine getirilir, bilgiler elde edilir ve güç bela haber yapılmış olur. Cezalı durumda olan 13 bin araç olduğu öğrenilir.

Düzenli gazete okuyucuları yaklaşık üç ayda bir, Güney Kıbrıs kaynaklı JCC isimli bir şirketten derlenmiş rakamlarla bazı istatistiki bilgiler okurlar. Bu bilgiler, Kuzey ve Güney’de karşılıklı olarak kredi kartları ile gerçekleşen alış veriş rakamlarından oluşur. Bilgi önce Rum basınında yayınlanır, TAK ajansı bu haberi Türkçeleştirir ve bizim medyada ilgi gösterenler de yayınlar. Kimisi “yazıklar olsun gene Rumlardan alışveriş yaparak Rum savunmasına katkıda bulunduk” diye hayıflanır, kimisi de “Allah Allah Rumların Türkiye’de yaptıkları harcamalar Kuzey’de harcadıklarından daha fazla bu nasıl olur?” diye hayretlerini gizleyemez.

JCC, Güney Kıbrıs’taki Bankalar arası Kart Merkezi’dir. Güney’de bütün bankalar bir tek pos cihazı üzerinden işlem yaptıkları için, bilgiler merkezi bir depo oluşturur ve böylece yönetim, kredi kartları üzerinden yapılan para dolaşımını izleme ve gereğini yapma şansına sahip olur. Bu bilgiler de periyodik olarak kamuoyu ile paylaşılır.

Bizim Bertuğ, bizde bu yönde bir haber yapmaya kalkışsa, yazılı müracaat da yapsa böylesi bir haberi oluşturma şansına erişemez çünkü bu bilgilerin kaynağı, İstanbul’da Bankalar arası Kart Merkezi BKM’dedir. Oradan ise ancak devlet müracaatı ile bilgi edinilebilir.

Türkiye ile imzalanan 2016-18 Mali Protokol’ün hazırlık sürecinde en çok tartışılan konulardan birisi de Devlet Planlama Örgütü’nün kapatılıp yerine ayrı ayrı kurumlar oluşturulması konusu oldu. Gerekçe ise bu kurumun etkin ve verimli olamaması gösterildi. Sonra anlaşıldı ki; bu kuruma ilgili merkezlerden bilgi akışı sağlanmadığı sürece, bu kurumun ekonomik ve sosyal önermeler veya planlamalar yapması olası değil.

Bizim Bertuğ, her ayın 2’nde Türkiye’den Güney ya da Kuzey Kıbrıs’a geçtiğimiz ay ne kadar ihracat yapıldı diye bir haber oluşturmak istese, internetten Türkiye İhracatçılar Meclisi sayfasına girebilir ve aylık olarak güncelleşmiş bilgilere ulaşabilir. Ayni haberi bizimle ilgili yapmak istese açıklanmış bilgilerle en iyimser bir yıl öncenin rakamlarına ulaşabilir. Ticaret Dairesi’ne dilekçe yazıp 20 Tl ödese ve bir ay beklemeyi de göze alsa en güncel bilgi olarak birkaç ay önceye kadar olan bilgilere ulaşabilir. Çünkü bizde gümrüklerle daire arasında mobilizasyon yoktur. Aslında KKTC kurumları arasında güncel bilgi değişimi hiç yoktur. Ölenlerin nüfus kaydından düşürülmesi bile elden takiple yapılabilmektedir. Bu nedenledir ki seçmen kütüklerinde halen çok sayıda ölmüş yurttaşların isimlerine rastlanmaktadır.

Türkiye ile talep edilen yıllık 350 milyon dolar borç karşılığı olarak üç yıllık dönemleri kapsayan ekonomik protokoller imzalanmaktadır.

2007 yılından beridir de alınan bu paraya karşılık sözde iyileştirmeler adı altında yıllık eylem planları çıkarılarak yapılacak işler takvimlendirilmektedir. Hangi yılın hangi ayında, hangi işin yapılacağı protokolle ek takvimlerle belirlenmiştir. İşin ilginç yanı, hangi parti iktidara gelirse gelsin, öncelikleri çok farklı olsa bile bu protokole uyma zorunluluğu vardır. Aksi halde protokol kurallarına göre parayı veren taraf olarak Türkiye, para akışını durdurabilir, hükümet kamu maaşlarını bile ödeyemez hale gelebilir ve çantasını şapkasını alarak gitmek zorunda kalabilir.

Kamuda iyileştirme, üretici sektörleri güçlendirme ve altyapı yatırımları amacı ile protokoller karşılığı alınan borç miktarı toplamda 4 buçuk milyar doları bulmuş durumdadır. Ancak söz konusu edilen iyileştirme ve güçlendirmelerin somut karşılığı bir türlü ölçülememektedir. Bu nedenle KKTC, elektronik aletleri arızalanmış uçak gibi adeta gece karanlığında “kör uçuş” yaparak yolunu bulmaya çalışmaktadır.

KKTC’nin iç ve dış borç toplamı, milli gelirinin yüzde 150’sini geçmiş durumdadır ki bu oran, yakın geçmişte iflası ilan edilen birkaç devletin borç yüzdelerinden daha da yüksektir. Böylesi bir kumpastan çıkmak için ise, yaklaşık 10 yıldan beridir ana bileşenleri Türkiye tarafından belirlenen, Türkiye’nin bir kurumu olan TC Yardım Heyeti tarafından da denetlenen yapılacak işler listesi oluşturulmaktadır.

Buna rağmen, devletin hizmet maliyetleri artmakta, verimlilik ve kalite azalmakta, borç azalacağı yerde çoğalmaktadır. Bu konuda söylenecek sözleri olması gereken siyasi partilerden ise hatırda kalabilecek tek bir söz dahi söylenmemekte, görünüme göre, bu şartlara uyum göstererek hükümeti ele geçirme çabalarından öte gidememektedirler. Son birkaç yıl içerisinde maliye bakanlığı yapan UBP’li, CTP’li ve DP’li maliye bakanları arasında zaman zaman incir çekirdeğini dolduramayacak konularda çıkan “kayıkçı kavgaları” bile siyasi partilerin prestij kaybını durduramamaktadır. İmzalanan protokolleri denetleme adı altında görev yapan Türkiye Cumhuriyeti kurumları ise, canını sıkan hükümetlerin ayaklarına ip dolayarak tepetaklak olmalarına neden olmakta, uyum gösterenlere ise gelecek bütçelerden avanslar sağlayarak, tolerans göstererek  bir süre daha ayakta kalmalarına olanak tanımaktadır.

*           *         *

Görünüme göre, KKTC ekonomisinin çıkmazda olan halinden çıkış için ekonominin daha da büyütülmesi yolu seçilmiştir. Ekonomi büyüsün ki; hem kişi başına düşen gelirlerde hem de ulusal gelirde artış olsun, Devlet de bu zenginleşmeden payına düşeni alsın. Ancak gelin görün ki; KKTC ekonomisini uçuracağı varsayılan ve öncelikli sektörler ilan edilen turizm, eğitim ve tarım sektörlerinden doğrudan vergi alınamamaktadır. Bu alanlar koruma altında ve çeşitli gerekçelerle devletten finansal teşvik ve muafiyetler aldıkları ve kurtarıcı olarak görüldükleri için vergi dışı tutulmaktadırlar. Bu üç sektörden milli gelire yansıyan paylar tarımdan yüzde 6, turizmden yüzde 9 ve üniversitecilik sektöründen ise yüzde 7.6 oranındadır. Çıplak olarak hesaplanan toplam oran yüzde 22.6 dır ancak bu sektörlerin çarpan etkileri de hesaba katıldığında ulusal ekonominin yaklaşık yarısına ulaşılmaktadır. Bu durumda devletin vergi toplamak için çalacağı daha başka kapılar olmalıdır. Bu alan ise çoğunlukla hizmet sektörüdür.

Ancak gelin görün ki bu geniş alanda kayıt sistemi çalışmamaktadır.

Birkaç büyük market veya kurum dışında, günlük harcamalarımızda belge alabilmemiz nerede ise imkansızdır. Bu durumda devlet yurttaşlarının ve kurumlarının ne gelirlerini ne de harcamalarını ölçememekte, hem KDV gelirlerinden hem de doğrudan vergi gelirinden yoksun kalmaktadır.

Ancak şaşırtıcıdır ki, bu yaygın kaçağın engellenmesi için de hiçbir çaba sarf etmemektedir.

TC-KKTC arasındaki “borç-alacak-verecek” ilişkilerini düzenlemeye dönük olarak gündeme getirilen ekonomik protokol ve eylem planları uygulaması ile başlatılan ilişkiler, son yıllarda ekonomi nitelikli olmaktan öte, esas amacını aşmış bir tür toplum mühendisliğine yönelmiştir. “Daha milliyetçi, daha muhafazakar ve daha dindar” bir toplum yaratma amaçlı yoğun çabalar sergilenmektedir. Ancak örneğin, KKTC’nin e-devlet projesinin tamamlanmasına ilişkin görünür bir gayret sarf edilmemektedir. Hiçbir dönemde, iki ülke yetkilileri arasında yıllardan beridir protokollerde yer alan e-devlet uygulamasının geç kaldığına dair bir tartışma yaşandığı duyulmamıştır. İki devlet yetkilileri arasında KKTC’ye cami yapımı, külliye yapımı üzerine açıktan tanık olduğumuz tartışmalar KKTC’yi kayıt altına alma kapasitesine sahip e-devlet uygulaması üzerine hiç yapılmamıştır.

Ticaret Odası’nın yaptırdığı bilimsel pazar araştırmalarında bile ekonominin yaklaşık yarısının kayıt dışı olduğu belirlenirken, ne KKTC makamları ne de TC makamları bu konuda tınmamaktadırlar. Kayıt dışı ekonomi ve KKTC’nin kendine yetecek kadar gelir elde edememesi konusunda her iki taraf adeta anlaşmış durumdadır. Siyaset, Türkiye’den gelecek paralarla siyaset yapmaktan, Türkiye ise yıllık 1 milyar Tl civarında borç vererek toplumu ve kurumlarını dizayn etme hakkını bulmaktan oldukça hoşnut görünmektedirler. Dahası; bizim siyasetçi ve yöneticiler, muhatabımız olan Türkiye’deki yenilikleri uygulamaya alma konusundaki yaratıcılıklarını nerede ise tamamen kaybetmiştirler.

SONUÇ

Piyasamızda kredi kartı ile yapılan ödemelerin, genel ödemelere göre oranı yaklaşık yüzde 70 civarındadır. Ekonomisi kayıt altına alınamayan 300 bin kişilik bir toplum için bu durum inanılmaz büyük bir fırsattır. Ancak maliye, 2 bin 500 lira emekli maaşı olan birisinin kredi kartı ile her ay 4 bin lira harcamakta olduğundan haberdar değildir. Özel olarak izlemeye aldığı birisi için sonuç çıkarabilmekte ancak vergi mükelleflerinin tümünü görememektedir.

Bunun olabilmesi için, 6 yerel bankamızın ortaklaşa oluşturdukları ve tek tip pos cihazına bağlı Card Plas modeli bir havuz sistemini zorunlu kılmalıdır. Bu sisteme Türkiye bankaları da dahil olmak üzere tüm bankalar eklenmelidir. Kendi Bankalar arası Kart Merkezi’mizi oluşturmamız gerekmektedir. Elde edilen datalar, e-devlet marifeti ile maliye tarafından izlenebilmelidir. Bundan da ötesi, satın alınan bir mal ve hizmete karşılık kredi kartı ile yapılan ödemelerin ayni anda faturalandırılması ile ilgili teknoloji yürürlüğe konmalıdır. Öce fatura, sonra da kredi kartı ödeme belgesini veren pos cihazları Türkiye’de artık zorunlu hale gelmiştir. Sonuç olarak kredi kartı üzerinden yapılan ödemeler kontrol altına alınırsa, yüzde 50’ye varan kaçak faaliyetlerin büyük ölçüde önüne geçilebilecektir. Ama her şeyden evvel KKTC’nin e-devlet uygulamasına bir an önce kavuşması gerekmektedir. E-devlet uygulaması, siyasetin veriye dayalı olarak sürdürülmesine neden olabilir, kader gibi görülen mali bağımlılığın belki de sonunu getirebilir. Bunun için siyasi partilerin ve onların ekonomi sözcülerinin “kayıkçı kavgası” ndan vazgeçerek olağan bir düzen için çaba harcamaları gerekir.

 





Başa dön tuşu