Köşe Yazarları

LÜZİNYAN TEPELERİ


Ağustos geldiğinde uzaktan da olsa okul zilleri işitilirdi sanki, çünkü ağustosun ardı eylül, okullar açılacaktı ama henüz vakit o vakit değildi.

Ağustos için yarısı yaz yarısı kış denirdi ama gerçek değildi, sıcaklar yine bildik sıcaklardı ve deniz mevsimi sonbahar başlangıcında da devam ederdi fakat sahiller daha sakindi.

Yaz boyunca sahillere çadırlar kurup sıcakları deniz kenarında geçirenler ağustos sonuna doğru derlenip toparlanırlar ve mevsimi kapatmış olurlardı.

Günümüzdeki gibi yurtdışı tatilleri yoğun olmadığından, tatiller yurtiçinde yapılırdı, zaten doğrusunu söylemek lazım cep delik mesken delikti, memur 30 KL’sına geçinirdi, kim nereye gidecekti, üstelik yarınların ne getireceği de bilinmez, yollar bir açılır bir kapanır, barikatlar bir kurulur bir bozulurdu.

Ama şunu söylemek lazım: Hayat her şeye rağmen güzeldi…

Dönüş vakti:

Arabası olanlar arabalarıyla, olmayanlar baslarla dönerlerdi sahillerden.

Dönüş vakti genellikle akşam saatlerine denk getirilirdi ki serin rüzgarlar başlamış olsundu.

Öyle olurdu ve Lefkoşa serin akşam rüzgarlarıyla karşılardı sahiplerini.

Yol kenarlarında durup tarlalara dalarak laleler toplanacak bir mevsim değildi ağustos.

Fakat eve dönerken ağustos böceklerinin çığlıkları arasında ayrancıda durmak, ekşi mi ekşi, naneli, kendine özgü bir ayran içmek vazgeçilmezdi.

Girne yolu ince uzun, kıvrım kıvrım, sağlı sollu servi ağaçlarının sıralandığı bir yoldu.

Yolun çevresinde ta Beşparmakların eteklerine kadar uzanan irili ufaklı tepeler zamanında adlandırıldığı söylenen “Lüzinyan tepeleri” miydi bilemiyoruz.

Şimdiki Taşkınköy (Sihari) yolu üzerinde dağlara doğru yayılan tepeler “İngiliz tepeleri” olarak biliniyor.

Bu resmi, kayıtlı bir şey mi yoksa halk arasında söylenen bir şey miydi kim bilir?

Öte yandan, Lüzinyan tepelerinin bu tepeler mi olduğu ve İngiliz döneminde isminin mi değişikliğe uğradığını da bilmiyoruz doğrusu.

1570 fethinde Lefkoşa içindeki ahalinin bir kısmı ile kimi varlıklı aileler ve şövalyelerin Girne Kapısı’ndan kaçarak Lüzinyan tepelerine kaçtıkları kayıtlıdır, o döneme tanıklık eden ve daha sonra yaşadıklarını kaleme alan yazarlar tarafından.

Bunlardan biri fetih sırasında Lefkoşa’daki Dominic manastırında kıdemli rahip olan Kıbrıslı Fre Angelo Calepio’dur.

Calepio fetih günlerini anlatırken “M. Filatro di Filatri, Zanetto de Nores, oğlu Hector Alfenso Bragadino ile birlikte Gioan Filippo, Lusignan tepelere kaçmıştı” diye yazar. (Kıbrıs Yazıları, Excerptia Cypria, s. 144.).

O yazarlar Lefkoşa’da bazı meydan isimleri de belirtirler ki bunlardan biri Salines (Larnaka) Meydanıdır.

11 tabyadan ibaret Lefkoşa’nın içinde neresinin Salines Meydanı olduğu bilinmiyor.

Lefkoşa’nın alınışında esir düşen Fabriano Falchetti o kan revan günleri anlatırken şunları belirtir:

“Ben bölüğümdeki 25 kişiyle birlikte çok sayıda soylunun toplandığı Salines Meydanı’na emniyetle çekildim.  Orada direndik ve bizim büyük kayıplar vermemizle birlikte meydan düşmanın eline geçince, Piskopos ve birçok başka kişiyle birlikte at süren komutanların bulunduğu Büyük Meydan’a çekildik.” (Aynı eser, s. 86.).

Görüldüğü gibi Falchetti burada iki meydandan bahseder. Biri Salines Meydanı diğeri Büyük Meydan.

Bazı yazarlar “Saray Meydanı” ndan bahseder ki bunun Sarayönü Meydanı olduğu gayet açık.

Büyük Meydanı’n da aynı meydan olması büyük ihtimal.

Salines Meydanı’nda çarpışmalar olduğuna göre, bu meydanın surlara yakın bir yerde olduğu düşünülebilir…

Anlaşılan odur ki Venedik döneminde Lefkoşa taş evlerden, geniş yol ve caddelerden ibaretti.

Sağda solda görkemli saraylar ve Kandlıdere’nin savunma amaçlı olarak yeri değiştirilmezden önce Baf Kapısı’ndan girip Mağusa Kapısı’ndan çıkan kolu ve üstünde taş ve ahşap köprüler süslerdi Lefkoşa’yı.

Ortaçağda bir Avrupa kenti.

Sonradan birçok yer şark havası alacak ve çok kültürlülük daha da zenginleşecekti…

Nereden nereye geldik.

Dönüş vaktinden bahsediyorduk.

İşte, Boğaz yolundan eve dönerken o tepeler kim bilir Lüzinyan tepeleriydi hani bahar ayalarında çevrelerinde lalelerin toplandığı ve hani aynı mevsimlerde çalıların arasından ayrellilerin teker teker alınıp demet haline getirildiği…

Maviye teslim:

Diyeceğim, ağustos ayı sıcak geçer, nem basar bunaltıcı olur fakat çok geçmeden akşamları serin rüzgarlar kalkar ve işte Lefkoşa geceleri böyle gecelerde koynunuza dökülen çiçek yaprakları gibiydi…

O dönemlerde, yani bant cihazlarının atıldığı yerine pikapların evlere girdiği ve Beatles şarkılarının çalınmaya başlandığı, genç delikanlıların yavaştan uzun saç bıraktığı, genç kızların eteklerini dizüstüne çektiği dönemlerde, ağustos bütün bezginliğine rağmen neşeli geçerdi.

İnsanlar kendilerini mavi’ye teslim ederlerdi çünkü zaten maviye adalıydılar.

Belki de memlekete dair bütün güzel sözler o dönemlerin hatırına yaratılmış, o dönemlerin hatırına biriktirilmiştir ya da ne bileyim, imgeler, o dönemler deniz gibiydi…

Neticede, ister İngiliz tepeleri, ister Lüzinyan tepeleri arasından geçilmiş olsun, eve dönüş yolu yaz mevsimine “elveda” der gibiydi.

Sonbahar kapıda.

Hummalı bir çalışma başlardı Lefkoşa’da.

Eylüle girerken birdenbire yazın ölgünlüğü ağır ve terlemiş bir yorgan gibi kentin üstünden kalkar, çarşı pazar kalabalıklaşır, öncelikle okullar açılacağından öğrencilerin ihtiyaçları karşılanmaya başlanırdı.

Ahali anlaşmış gibi hep birlikte alış veriş yapılırdı sanki.

Öyle zamanlarda Arasta tertibat alır, kepenkler erkenden açılır, geç kapatılırdı.

Kadınlar Pazarı ve çevresinde olan kumaş mağazaları tıklım tıklım dolardı.

Sadece okul için alış veriş değil, insanlar o dönemler mevsimine göre giyindiklerinden sonbahar alışverişleri hızlanırdı.

Omorfo körfezinden kalkan serin rüzgarlar, Lüzinyan tepelerinden kalkan rüzgarlarla Lefkoşa sokaklarında kucaklaşırdı…

 

 

 

 

 

 

.

 

 

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı