ManşetRöportaj

Lefkoşa’nın kalbinde bir Lezzet

“Kıbrıslılar biraz burjuva...”


“Hayatta en değerli şey emek. Alın teriyle kazanılmalı her şey. Günde 3 bin Euro kazandığım zamanlar oldu, çok para kazandım, ama elimi kirletmekten hiç çekinmedim. Amelelikten gocunmam. İhtiyacınız olmasa bile, çok paranız olsa dahi emeğe değer vermemek insanın kimyasını bozuyor…”

Nezire Gürkan

Bu sözler Hasan Hüseyin’e ait. Dünyaca ünlü moda/reklam fotoğrafçısı. Yıllarca Türkiye’de kendi alanında bir kaç kişiden biri. Ama biz onu, bu ünü yanında, SABOR ile tanıdık. Lefkoşa Suriçi’nin ilk mekânlarından. Hatta belki Suriçi’nin bugünkü vizyonunun tetikleyicilerinden. Kıbrıslıyı farklı lezzetlerle tanıştıran, diğer restoranlara domino etkisi yaratan mekân. Yaklaşık 15 yıldan beri istikrarla devam eden SABOR’un kurucusu Hasan Hüseyin. Ablası ve Portekizli eniştesi de ortakları. Aile işletmesi. Adı da Portekizce. “Lezzet” demekmiş SABOR.

Bugünü o günden gördü

Lefkoşa Suriçi’ne kimselerin girmediği günlerde, buralarda restoran açmak nerden, nasıl geldi aklına!

“Adaya daha fazla gelip gitmeye başladığım zamanlardı. Buraya geleceksem keyifli bir şeyler yapmam gerekirdi. Kahvemi içebileceğim bir yer. Eskiye, eski binalara ilgimden bu bölgeye yöneldim. Restorasyon da hobim. Bir şeyi alıp düzeltmek, yenilemek, sıfırdan yaratmak büyük keyif benim için. Suriçi o zaman kimsenin girmediği, uğramadığı bir konumdaydı ama geleceği olduğu belliydi. Buradaki potansiyeli gördüm. Dünyanın her yerinde böyledir, gelişmeye açık yerleri anlarsınız. Vakıflar’a başvurdum, bu binayı gösterdiler. Zor olmadı, çünkü o zaman şimdiki gibi talep yoktu. 2003’te kiraladım ve restoresini de yaklaşık bir yılda ben yaptım.”

Çocuklarının eğitimi için İngiltere’den adaya dönen, cafe işletmeciliğinde tecrübeli ablası Fatma ve Portekizli eniştesi ile ortak çalıştırmaya başladılar restoranı 2004’te. O günden bu güne istikrarla, farklı lezzetlerle hizmet veren restoran/cafenin işletmecisi Fatma, mutfak şefi Pavlo De Silva De Aguiar.

Gelişme var ama kontrolsüz

Lefkoşa Suriçi’ndeki hızlı gelişmeden, her geçen gün artan cafe/restoran sayısından, butik otellerden konuştuk…

“Bölge hızlı gelişiyor ama kontrolsüz. Dünyanın her yerinde trend eskiden yana. Burada da aynı şey var ve daha da olacak. Ama planlama ve kontrol şart. Bu kadar hızlı gelişme, bu kadar yoğun turist var ama planlama yok. Butik otel yanında yüksek sesle müzik yapan bar olmamalı mesela. Aksi halde o butik otel çalışmaz veya butik otel mantığı kalmaz. Sur içleri dünyanın her yerinde sakin yaşam yerleridir. Cezayla da olmaz, çünkü cezayı ödemeye hazır insanlar. Önemli olan planlama. Ayrıca yollar karanlık, yeşillendirilmiyor, park sorunu var vs. Plan yapıp ona göre gelişime izin verilmezse, bir süre sonra iş kontrolden çıkabilir. Yapıldıktan sonra bozmak da zor. Daha akıllıca ve organize hareket edilmeli.”

Kıbrıslı biraz burjuva

Hayatının büyük çoğunluğu yurt dışında geçen, yaklaşık 30 yıllık profesyonel fotoğrafçılığı 2 yıldan beri tamamen bırakan, zamanının çoğunu adada geçirmeye başlayan Hasan Hüseyin’e, 15 yıllık SABOR deneyiminden hareketle Kıbrıslı ile ilgili görüşlerini de sorduk.

“Burayı ilk açtığımızda ‘deli’ dedi insanlar. ‘Menü ne olacak’ diye sorduklarında, ‘makarna ve tavuk’ dedik; ‘onlar zaten bizim yemekler’ diyenler çok oldu. Oysa tat sosta. Daha ilk haftalardan akın akın geldi insanlar. Farklı tatlara alıştılar. Mesela mantarlı tavuk çok sevildi. Açıldığı günden beri gelen, her geldiğinde aynı masaya oturan, hiç değişmeden aynı yemeği yiyen çok müşterimiz var. Buranın müşteri profili çok kozmopolit tabii ki, her milletten insan var. Ama Kıbrıslıya baktığınızda daha muhafazakâr. Biraz da burjuva. Belki şartların getirdiği bir durum. Emeği göz ardı eden, her şeyin ayağına gelmesini isteyen bir tutum var genellikle. Bunun savaşlarla, yaşanan koşullarla alâkalı olduğunu düşünüyorum…”

1990’ların fenomenlerinden…

Aleminyo’da 1962’de doğan, 10 yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere’ye göç eden Hasan Hüseyin, 4 yaşında çizim yapmaya başlamış. Kara kalem. Hayvanlarla başladı, portrelerle devam etti. Şimdilerde de zaten restorasyona, iç mimariye, kurup bozmaya çok meraklı.

Fotoğrafa ilgisi ise 14 yaşında başlamış. Hatta o yıllarda banyoyu kapatıp karanlık oda oluşturmuş baskı için. Lisenin ardından da sanat okuluna ve kurslara gitmiş.

İngiltere’de bir süre fotoğrafçılık yaptıktan sonra 1980’lerin sonunda Türkiye’de çalışmaya başladı. Türkiye’de liberal ekonominin gelişmeye başladığı yıllar. Tekstil sektörüyle birlikte moda sektörünün de geliştiği dönem. O dönem fotoğrafçılık yapan 2-3 kişiden biri olarak fenomen oldu. Önce bireysel çalıştı, sonradan prodüksiyon şirketi kurdu. Hatta bir dönem piyasanın yüzde 60’ını elinde tuttu şirketi. Ünlülerin fotoğraflarını çekti; moda dergilerine, firmalara çalıştı. Yaklaşık 25 yıl.

“Yüzde 80’i hamallık”

Hem şartlarda, hem meslekteki değişimler, herkesin fotoğraf çekmeye başlamasıyla yaklaşık 10 yıl önce şirketini sattı, 5 yıl önce de Türkiye’yi tamamen terk etmeye karar verdi. Zaten adaya gelip gittiği dönem. Ve son 2 yıldan beri de profesyonel olarak fotoğraf çekmiyor artık. Herkes gibi arada cep telefonuyla…

O meşhur olduğu hayattan buralara geldi, sıkılmıyor mu!

“Hangi işi yaparsanız yapın şartlara, duruma göre bir yerde bıkarsınız, sıkılırsınız. Türkiye’de son sıkılmaya başladım. İş çok zevkli ama zor. İnsanlarla uğraşırsınız. Hele profesyonelliğin az olduğu yerlerde daha da zor. Meşhur dediniz, en yorucu iştir meşhur olmak. Ben meşhur insanlara acırım. En zor hayatlar. Hiç göründüğü gibi değil. Üstelik moda çevreleri çıkarcı çevreler. Çok severek yaptım, ruhumu katarak yaptım ama bizim işimizin yüzde 80’i hamallık. Çok para kazandım, günde 3 bin Euro kazandığım dönemler oldu, Türkiye’de gayrı menkul yatırımları yaptım ama her kazandığım alın terimle. Güzel ama çok zor, çok yorucu…”

Ellerimi kirletmekten korkmam

İnsanın emekle, alın teriyle yaşaması gerektiğini vurguladı zaten sohbet boyunca…

“Ben alın terine inanırım, elimi kirletmekten korkmam. Alın teriyle kazanılmayan paranın da iyi değerlenmediğini düşünürüm. Bir yerde başarı varsa, orada emek vardır. Buranın yemeği güzelse, lezzetliyse, birinin veya birilerinin verdiği emekten dolayıdır. Buna inanmak ve değer vermek gerekir. Ben her şeyi bilirim, her şey ayağıma hazır gelsin mantığıyla olmaz.”

Ruh seyyah, her an…

Şimdilerde restorasyon yapıyor. “Sabah 5-6’da kalkarım,  inşaatlarla ilgilenirim, toz toprak içindeyim hep” diyor. Kendini işkolik olarak tanımlıyor. Arada Türkiye’ye de gidip geliyor, gayrı menkul yatırımları için. Fotoğrafçılığı profesyonel olarak yapmıyor ama bazı projelere gönüllü destek veriyor. Eski binaların fotoğraflarını çekiyor arada.

Türkiye’den sıkıldı, ayrıldı. Gün gelir buralardan da sıkılır mı?

“Annem, kardeşlerim, ailem burada. Aile benim için çok önemli. Projelerim, yatırımlarım, yeni girişimlerim de var. İşim çok. Ama vurdumduymazlık, bürokrasi çok bu ülkede. Bazen değer mi diye sorduğum oluyor açıkçası. Bir gün sıkılıp gider miyim, olabilir. Zaten seyyah ruhluyum. Çok yer gezdim dünyada, ama daha çok var…”



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı