Poli

Ledra Palace Otel ve Ölü Bölge’nin Ruhları

Mete-Hatay
Mete Hatay

Bazı mekanlar vardır ki hafıza merkezlerine benzerler. Her odasında, koridorunda yıllar içerisinde yaşanmış birçok anıyı barındırırlar. Avrupa’nın son bölünmüş başkenti olan Lefkoşa’yı ikiye ayıran ara bölgede sıkışmış duran ve sadece BM askerlerine ev sahipliği yapan Ledra Palace Oteli de bunlardan bir tanesidir. Otelin temelleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra adadaki turizm potansiyelini gören üç ortak girişimci tarafından 1947 yılında atılmıştı. Ortaklardan bir tanesi Kıbrıslı otelci George Skyrianides, diğeri İskenderiyeli bir iş adamı, üçüncüsü ise Lefkoşa Belediyesi Başkan Yardımcısı Giorgos Poulias’tı. Üç kafadar toplam 200,000 pounda mal ettikleri bu otelin kapılarını dönemin Valisi’nin bulunduğu bir törenle 8 Ekim 1949 yılında açacaklardı.

palace1
“Costas ve Rita Severis Vakfının Kolleksiyonun’dan onların izniyle alınmıştır”

Otel açıldıktan kısa bir süre sonra Kıbrıs’ın High Society’sinin uğrak yerine dönüşecekti. Planını Ünlü Yahudi mimar Benjamin Günsberg’in çizdiği bu bina için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Mobilyalar, kocaman kocaman avizeler, dünya kadar para harcanarak Venedik’ten ithal edilmiş, dans pisti bile çok pahalı meşe ağacından yapılmıştı. Mermerler Yunanistan’dan, yatak örtüleri ise en pahalı ithal kumaşlardan imal edilmişti. Otelin iki restoranı, çok popüler bir barı, Rotary veya oyun odası, tenis kortu ve bir de çok kullanılan Dans salonu yani Ballroom’u vardı. Avrupa’dan, Lübnan’dan ve Mısır’dan gelen ünlü müzik grupları Ballroom’da konserler verir, zengin Kıbrıslı Rum, Türk ve Ermenilerin yanında dönemin Sömürge yöneticileri ve eşlerinin katıldığı danslı balolar düzenlenirdi. Otelin müzik işlerini Kabareler kralı olarak bilinen ve 1986’da hunharca bir cinayete kurban giden ünlü Ermeni impresario Artin Bahadourian yapardı. Otel açık kaldığı süre içerisinde yerli elitlerin yanında dünyaca ünlü birçok kişiyi de misafir edecekti. Ünlü artistlerin yanında, Rus Astronot Gagarin, Lyndon Johnson ve Nihat Erim gibi Kıbrıs’ı ziyaret etmiş siyasetçi ve ünlü kişiler hep bu otelde kalmayı tercih etmişlerdi. Otelle ilgili anlatılan birçok şehir efsanesi mevcuttur. Ne kadarı doğu, ne kadarı uydurulmuş olduğu tabii ki pek bilinmemektedir. Örneğin bir anlatıya göre, 1962 yılında adayı ziyaret etmiş ve Otelde kısa bir süre konaklamış olan ABD Başkanı Lyndon Johnson’un çaşafının ona küçük geldiği öğrenilir öğrenilmez aynı günün içinde alelacele terzi çağırılarak ona özel çarşaflar diktirilmişti. Diğer bir siyasetçi eski Başbakanlardan Nihat Erim uzunca bir süre Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının yazılma sürecinde bu otelde kalmış ve otel personeliyle çok içli dışlı olmuştu. Erim Otel’in Spaghetti Bolognais’ine bayıldığını anılarında söz etmişti.

palace2
“Costas ve Rita Severis Vakfının Kolleksiyonun’dan onların izniyle alınmıştır”

Otelin barında ise brandy sour’ı icat eden ünlü barmen Stelios çalışıyordu. Ledra Palace’ın barı baika otelde çalışırken Stelyos’un icat ettiği bu içkinin dünya çapında tanınmasına neden olmuştu. Brandy sour’ın nasıl icat edildiği ise otel koridorlarında anlatılan binlerce efsaneden biri olarak kalacaktı. Mısır Kralı Faruk, yazları çok sıcak aldığında Kıbrıs’a gelir ve Trodos’taki Forest Hotel’de zaman geçirmeyi severdi.  Stelios ise bu otelin barmeniydi. Kral ondan bir gün alkollü bir içki isteyecekti. Ama yapacağı içkinin içerisinde alkol yokmuş gibi görünmesi gerektiğini de ekledi. Müslüman bir Kralın etrafta içki içerken görülmesi pek hoş karşılanmayacağını düşünerek. Stelios’ta bir kaç denemeden sonra buzlu çaya benzeyen, angastura, limonata ve brandy’den oluşan karışımı icat etti. Bu içki kralın çok hoşuna gidince. O ayrıldıktan sonra bu karışıma “brandy sour” ismi verilerek Otelin içki listesine alınacaktı. Kral Faruk dedikodusu da kulaktan kulağa herkese anlatılacaktı.

Otelin sahipleri ilk sarsıntıyı İskenderiyeli ortağın hisselerini 1952 yılında bir İngiliz şirkete satmak istemesiyle geçirecekti. Bu hisselerin yarısından fazlası demekti. Kıbrıslı Rumlar paniğe kapılmışlar ve İngiliz şirketin hisselerini ileride Türklere satma olasılığını ileri sürerek epeyce yaygara koparacaklardı. Tabii bütün bu yaygaralardan sonra Başpiskopos Makarios milli dava adına Kiliseyi ve Louis Hotels adlı bir şirketi devreye sokarak, İskenderiyelinin hisselerini satın alacaktı. Artık herkes rahat edebilirdi otel emin ellere geçmişti. Fakat bu geçici huzur tekrardan 1 Nisan 1955 günü Rum yeraltı örgütü EOKA’nın İngiltere’ye karşı savaş açmasıyla birlikte bozulacaktı. EOKA’nın en yoğun hedefleri İngilizlerin sosyalleşmek için gittikleri yerlerden oluşuyordu. Bunun ötesinde otel dönemin valisi Harding ve Makarios’un buluştuğu tarafsız bölge olarak görüşmeler için kullanılıyordu. Bütün bu görüşmelere rağmen saldırıların devam etmesi üzerine Harding’in “olağan üstü” hal ilan ettiği 28 Kasım günü Ledra Palace da kendine düşen payı alacaktı. Sömürge yönetiminde çalışan İskoçların Aziz Andrew gününü kutladıkları sırada otelin Ballroom’una atılan el bombası biri kadın dört kişiyi ağır bir şekilde yaralanacaktı. Bazı tarihçiler esas hedefin Harding olduğunu ama el bombasının bilinmeyen bir nedenden dolayı Vali gelmeden önce atıldığını iddia edeceklerdi. Bu olaydan sonra İngiliz ve Türk müşterilerin ayağı otelden ip gibi kesilmişti. 1957 sonlarında EOKA tek taraflı ateşkes ilan edene kadar da bazı turistler hariç otelin ağırlıklı müşterilerini Rum orta sınıfı ve zenginleri oluşturacaktı. Otel bir gecede çok kültürlü bir mekandan tek toplumlu bir mekana dönüşmüştü.

palace3
“Costas ve Rita Severis Vakfının Kolleksiyonun’dan onların izniyle alınmıştır”

1959 yılında Londra Zürih anlaşmaları ve 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinden sonra Ledra Palace tekrardan yeni Cumhuriyet’in Rum ve Türk elitlerinin eğlence ve sosyalleşme merkezine dönüşecekti. Doğrusu oteldeki aktivitelere eskiye göre Türkler daha az katılıyordu, çünkü bu arada onlar da kendilerine Saray Hotel adında bir hotel açmışlardı. Oranın Ballroom’u Ledra Palace kadar güzel olmasa bile Kıbrıslı Türklere yetiyordu. Otelde artık farklı faaliyetler de yapılmaya başlanmıştı. Örneğin Ballroom ve Rotary odası gündüzleri seminer, konferans veya sergiler için kullanılıyordu. Otel yönetimi 1962 senesinde Lefkoşa’nın ilk yüzme havuzunu otelin bahçesine inşa edeceklerdi. Burası kısa sürede otelin en önemli atraksiyon noktasına dönüşecekti. Yalnız havuz değil, Lefkoşa’nın bikinili kızları da bu ilginin merkezini oluşturuyordu.

Havuz inşasının devam ettiği aylarda, binadan 500 metre uzaktaki çemberde başka bir inşaat devam ediyordu. Buraya ünlü EOKA’cı Markos Drakos’un heykeli inşa ediliyordu.  Heykel açıldığında herkesin aklına Ledra Palace ve başka yerlere sinsice atılan el bombalar gelmişti. Çünkü heykel Drakos’un bir el bombasını savurur pozunda şekledilmişti. Bununla kalmayıp Otel’e giden yola da EOKA’nın bu el bombacısının adı konulacaktı. Evet caddenin adı bir günde Edward VII. Caddesinden, Markos Drakos caddesine dönüşmüştü. Öte yandan Türk tarafı da boş durmuyordu, onlar da caddenin kendi taraflarındaki kısmını ve diğer çembere kadar giden caddeye Kıbrıs’ı fetheden Sultan II. Selim’in ismini verecekler ve çemberin ortasına da Şehitler abidesini dikeceklerdi. Bütün bu gelişmeler Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte iki toplumun kendi aralarındaki kozlarını tam olarak paylaşmadıklarını gösteren belirtilerdi. Zaten bir yıl içinde de Aralık ayında çıkan küçük bir kavgayla başlayan olaylar, ada çapına yayılacak toplumlararası çatışmalara dönüşecekti.

palace4
“Costas ve Rita Severis Vakfının Kolleksiyonun’dan onların izniyle alınmıştır”

Bu dönemle birlikte otel kısa bir süre için kapanacak, Kıbrıslı Türklerin can havliyle gettolara çekilmeleriyle birlikte yine ağırlıklı olarak Yunan bir karakterde çalışmaya devam edecekti. Yalnız bu defa, İngilizler, Markos Drakos veya Sultan II. Selim caddesinin iki ayrı ucuna barikat kuracaklardı. Otel ise bu iki barikatın tam ortasında yer alacaktı ve  ancak 1968 yılında Makarios’un Türkleri çevreleyen ablukayı kaldırmasından sonra bazı eski Türk müşterilerine yeniden kavuşabilecekti. Kıbrıslı Türklerin çoğu abluka yıllarında oteli ve özellikle yüzme havuzunu sadece hotelin, Türk mahallesiyle (gettosuyla) sınırını oluşturan varillerinin arkasından seyretmek zorunda  kalmışlardı. Bu dönemde otele ancak sürerdurumu müzakere etmek için tarafların temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen iki toplumlu görüşmelere katılmak için gidiyordu Kıbrıslı Türkler. Otel 1968 ile 1974 arası yeniden -eskisi kadar olmasa bile- bazı Türkleri yeniden ağırlamaya başlayacaktı. Fakat mülakat yaptığım birkaç Kıbrıslı Türk, orayı  ziyaret etseler bile, korkudan ilk başlarda kendi aralarında ya İngilizce, ya da hiç konuşmamayı yeğlediklerini söyleyeceklerdi bana.

Bu durum 15 Temmuz’da Yunanistan destekli EOKA B’nin Makarios’u devirmesine kadar devam edecekti. Darbe sırasında oteldeki yabancı müşterilere ek olarak Lefkoşa’daki gazeteciler de otele sığınacaktı. Kimse korkudan otelden ayrılıp havaalanına gidemiyordu. Zaten sokağa çıkma yasağı da vardı. Havaalanı da uluslararası uçuşlara kapatılmıştı. İki toplumu birbirinde korumak için orada bulunan Birleşmiş Milletler askerleri ise Rumlar arasındaki toplum içi bu çatışmayla ilgili ne yapacağını bilemiyordu.

Bu durum 20 Temmuz sabahına kadar devam etti. Herkes, o sabah çok alçaktan uçan Türk uçaklarıyla uyanacaktı. Türkiye adaya müdahale ediyordu. O gün, bazı Rum ve Yunan askerleri can havliyle otele girip Yunan bayrağını çekip Türk mahallesine karşı siper alacaklardı. Bu tavır oteldeki herkesi Türklerin hedefi haline getiriyordu. Gazetecilerin uyarmasına rağmen Rum askerler otelden ayrılmak istemiyorlardı. Tanrıya şükür ki 21 Temmuz günü BM askerleri -biraz da zor kullanarak- otele girecekler ve orayı kısa sürede boşaltıp el koyacaklardı. Belki de bunu yaparak büyük bir zayiatın önüne geçmişlerdi.

Böylece BM’nin orada sürecek 43 yıllık konaklama süreci başlamış oluyordu. Otel, özellikle 1990’larda başlayarak bu defa iki toplumlu toplantıların yapılacağı bir mekan olarak devreye sokulacaktı. Bu görevi 2003 yılında kapılar açılıncaya kadar devam edecekti. Kapıların açılması otelin içinde bulunan askeri yapıyı daha keskin bir askeri yapıya dönüştürecekti. Kapılar açılmadan önce herkesin kolaylıkla kullanabildiği bina yavaşça içe dönük bir hale gelecek ve artık kapılarını sadece, bir türlü çözülmemiş Kıbrıs sorununu tartıştırmak için toplanan politikacılara ve diplomatlara açacaktı. Etrafı ise ekstra sağlamlaştırılmış yeşil renkli net içindeki kum barikatlarla adeta bir kaleye dönüştürülecekti. Yanında açılan Dayanışma evi ve ara bölgede artan faaliyetler otelin her geçen gün biraz daha içine kapatacaktı. Barış Gücü olsalar da asker, askerdi çünkü yükselen sayıdaki sivillerden korkmuşlardı sanırım.

1960’ta Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluş balosunun yapılmış olduğu salon ise artık zaman zaman iki tarafın siyasi temsilcilerinin de toplandığı bir yere dönüşecekti. Otel’de senede birkaç defa yapılan kokteyl partileri ise sadece BM’nin adına yapılmaktadır. Bunun son örneği ise sürecin çökmesiyle adadan ayrılan BM temsilcisi Espen Barth Eide için verilen farewell partisiydi. O buruk gecede Eide’ye bye bye derken, adadaki çözümsüzlüğün bir süre daha devam edeceği düşüncesiyle orkestranın çaldığı jazz parçası eşliğinde çok derin bir hüzne kapılmıştım. Elimde brandy sour Otel’de dolanırken, Kıbrıs sorununu çözmek için adadan geçmiş ve otelde yüzlerce toplantı yapmış onlarca eski BM diplomatın sesleri çınlıyordu kulaklarımda. Etkilenmiştim. Eve döndüğümde otel hakkında internette amaçsız bir şekilde tarama yaparken  15 Eylül 1974 tarihinde Observer’de yayımlanmış 20 Temmuz gecesi otelde sıkışmış müşterinin birine yazılmış şu mektubu bulacaktım. Adeta bir hayaletin mektubuydu bu:

“Hepimiz için eminim unutulmaz bir tecrübe olarak kalacak olan 20 temmuz 1974 Cumartesi geçekleşmiş üzücü Türk işgaline kadar, Ledra Palace Hotel’deki konaklamanızın huzurlu ve tatmin edici, eve dönüş yolculuğunuzun ise rahat geçmiş olduğunu umarız. Biliyorsunuz bütün otel müşterileri 21 Temmuz günü, Barış gücü askerlerinin yardımıyla oteli alelacele hesaplarını ödemeden terk etmek zorunda kalmışlardı. Bundan dolayı sadece 19 Temmuz’a kadar olan borç miktarını size faturaladık. Ekte ise sözü geçen borç faturanız -ki bir an evvel ödemenizi dileriz- bulunmaktadır. Şimdiden size teşekkürlerimi sunar, daha iyi bir ortamda ve zamanda, sizleri otelimizde yeniden ağırlamak için dört gözle beklediğimizi bildirmek isterim.”

Kaynakça:

Marcello Di Cintio (2013), Walls: Travels along the barricades, Aurum Press.

Olga Demetriou, (2015) Grand Ruins: Ledra Palace Hotel and the Rendering of ‘Conflict’ as Heritage in Cyprus, in Stig Sørensen , Marie Louise ; & Dacia Viejo Rose, eds, War and Cultural Heritage: Biographies of Place. Cambridge: Cambridge University Press (183–207).

Kevork K Keshishian (1951) Romantic Cyprus 5th Edition.

Tabitha Morgan (2010), Sweet and Bitter Island: A History of the British in Cyprus, I.B Tauris, pp.218-222.

Kenneth Morrison (2016), Sarajevo’s Holiday Inn on the Frontline of Politics and War, Springer, pp. 26-28.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı