Köşe Yazarları

Köpek olmak ve köpeklik yapmak

Hala var mı bilmiyorum ama bizim neslin lise edebiyat kitaplarından birinde, yanılmıyorsam, Nef’î’nin iki şiiri vardı. Biri köpek veya köpeklik kavgasıyla ilişkiliydi. Öteki de bir ilkbahar güzellemesiydi ki 4. Murad’ı öven kasidenin giriş bölümünü oluşturuyordu:

“Esti nesim-i nevbahar açıldı güller subh-dem

Açsın bizim de gönlümüz, sakî medet, sun cam-ı Cem”

Daha sonra Hacı Arif Bey’in bestesi olarak Münir Nurettin’in sesinden daha bir sevdik bu şiiri.

 

Nef’î, Türk şiirinin en önemli heccavlarından biriydi. Heccav, çok hicveden demektir yani şiir diliyle alay eden, yeren kimse. Zaten hiciv denince insanın aklına üç isim gelir: Nef’î, Şair Eşref ve Neyzen Tevfik.

Esas adı Ömer olan Nef’î’ye, daha ilk gençlik yıllarında, hicivlerinden rahatsız olan kişiler, ona “Zari” (zararlı) adını takmışlardı. Şiirlerini okuyup beğenen hocalarından biri ona “Senin adın Zari değil, ‘Nef’î/Nafi’ (yararlı) olmalıdır” demiş ve Ömer, Nef’î olmuş.

Nef’î, sivri diliyle, dönemin ileri gelenlerini eleştirip yerdiği için birkaç kez hapse gönderilmiş ama padişah onu affetmişti. Ne var ki “Siham-ı kaza” (Kaza Okları) adlı şiiri, hapishanede boğdurulmasına neden olmuştu. 1635 yılında idam edildiğinde 63 yaşındaydı.

Siham-ı kaza’nın bugünkü dile en yakın olan birkaç beyitini, tadımlık niyetine okuyalım:

“Sattınız iki soysuz bir olup hanlığı

Kimseyi etmedünüz bu işe mahrem, a köpek. (Mahrem: Gizli, sır)

Paymal eylediniz saltanatın ırzını hem (saltanatın namusunu da ayaklar altına                                                   aldınız)

Yok yere oldı telef ol kadar adem, a köpek.  (o kadar insan boş yare öldürüldü)

Hiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain

Tutalım olmamış ol fitne muzzam, a köpek. (Diyelim ki o büyük savaş olmamış)

Sen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır (A domuz, senin gibi devlet düşmanı mı olur?)

Ne turur saltanatın sahibi bilsem, a köpek. (Padişahın niye bir şey yapmadığını bilmiyorum.)

Ehl-i dil düşmeni, din yoksulu bir mel’unsun (Gönül ehli olanların düşmanı, dinsiz, lânetlenmiş birisin)

Öldürürlerse eğer, can-be-cehennem, a köpek. (Canın cehenneme)”.

Nef’î’nin kimi veya kimleri kastettiğini biz bilmiyoruz ama o dönemde kuşkusuz insanların çoğu taşların kimlere atıldığının farkındaydılar. Üstelik sıradan insanlar da değildi bu köpekler.

 

Bir şair nef’î’nin ölümü üzerine, ebced hesabıyla, şöyle bir tarih düştü:

Gökten nazire indi Siham-ı kazasına

Nef’î diliyle uğradı belâsına.

Adam üzüldü mü, sevindi mi anlayamadım.

 

Bir de “Tahir Efendi” var. Onun kim olduğunu öğrenemedim. Hiçbir yerde adına rastlamadım. Bildiğimiz tek şey, Nef’î’ye “kelb” yani “köpek” demiş olmasıdır. Tabiî, baltayı böylece taşa çarpmış oldu. Öte yandan, zemzem kuyusuna çişini etmiş işe yaramaz adam gibi adını tarihe geçirmiş oldu. Nef’î de boş durmamış ve aşağıdaki dörtlüğü döktürmüş:

Tahir Efendi bana kelb demiş

İltifatı bu sözde zahirdir (iltifatı açıktır, bellidir)

Malikî mezhebim benim zira

İtikatımca kelb tahirdir.  (İnancıma göre köpek temizdir. Yan anlamı da “Tahir köpektir”.)

 

Nef’î’den iki yüzyıl sonra başka bir Tahir, köpeklikle meşgul olma ihtiyacını duymuştu. “Tahir-ül-Mevlevi” olarak bilinen Tahir Olgun (1877-1951) İslâmcı çizgideki gazete ve dergilerde yazılar yazan bir şair ve bilim adamıydı. 29 tane basılmış, 26 tane de basılmamış eseri vardır. Basılmamışlar arasında Türkçe bir “Divan” ile Farsça bir “Divançe” bulunmaktadır.

 

Kurtuluş Savaşı sırasında başkanlığını İskilipli Atıf Efendi’nin yaptığı “Teālî-i İslâm Cemiyeti” üyesiydi. Cemiyet’in bazı üyeleri, Anadolu ayaklanmasını şiddetle eleştiren bir bildiri yayınladılar. Atıf Efendi ile Tahir-ül-Mevlevi, bildiriye karşı çıktılar ve bildiriyi imzalamadılar. Yunan uçakları bildirileri ulaşabildikleri yerlere dağıttı.

 

Şeyh Sait isyanı nedeniyle eski defterler tekrar açıldı ve bir grup İslâmcı entelektüel İstklâl Mahkemesi’nde yargılandılar. Astığı astık, kestiği kestik mahkeme reisi Ali Çetinkaya, İskilipli Atıf Efendi ile bir arkadaşını idama mahkum etti ve ikisi bir hafta sonra asıldılar. Tahir-ül-Mevlevi, paçayı kurtardı. Aynı davada beraat edenler arasında Ömer Rıza (Doğrul), Elmalı Hamdi (Yazır), Ahmet Hamdi (Akseki) gibi parlak isimler de vardı.

 

Tahir-ül Mevlevi 1931 yılından başlayarak 10 yıl süreyle Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat hocalığı yaptı. Aynı lisede Sadık bey adlı bir öğretmen de vardı. Bir gün Sadık bey, Tahir-ül-Mevlevi’ye “Köpeğin tahir olduğunu söyleyenler var. Doğru mu efendim?” diye bir soru yöneltmiş. O da şu cevabı vermiş: “Bu konu mezhepler arasında ihtilâflıdır (tartışmalı, uyuşmazlık konusudur), ama sadık (sadakatli, bağlı) olduğunda herkes hemfikirdir.”

 

Gerek “tahir” gerekse “sadık” konusundaki esprinin tadına varmak için bir noktayı göz önünde tutmak gerekir. Osmanlıca’da özel isimler büyük harfle yazılmazdı. Bu nedenle temiz anlamına gelen “tahir” ile özel isim olan “Tahir” aynı şekilde yazılırdı.

 

Tahir-ül-Mevlevi, bütün Tahir’lerin intikamını almak için bir de dörtlük yazmıştır:

“Zehr-i hicvi cihana neşredenin dili

Bişek zeban-ı efidir

Kelb tahir olmaz gerçi amma

Beşere nef’i vardır, öyleyse nef’îdir”.

(Hiciv zehrini dünyaya yayanın dili, şüphe yok ki yılan dilidir. Gerçi köpek temiz olmaz ama insanlığa yararı vardır; öyleyse yararlıdır.)

 

Tahir-ül-Mevlevi “Öyleyse Nef’î köpektir” demeye getiriyor. Aslında köpek olmak o kadar da kötü bir şey değil. Kötü olan, köpeklik yapmaktır.

 

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı