Köşe Yazarları

KKTC’İ RAYINA OTURTAMIYORUZ!






Sadece günlük haberleri izlerken değil.. Şurada burada konuşulanlara kulak kabartır yada tanıdıklarla konuşurken falan…

Ve bizatihi kendimden de bildiğimce “huzursuz, akresif, şüpheci hatta kavgacı bir yeni toplum “karakterine” büründük!

Olaylara, beğenmezliğin ve şüphenin yarattığı bir tedirginlikle bakarken, tutun ki artık kimselerimiz için kimseler ne değerlidirler ne de saygın!

Dilimizin ucuna yapışan o “defol git” anlamındaki  “Ha s…” kelimesi, herkesin herkes için söylediği son sözü olmakta!

İster Cumhurbaşkanı olsun ister   inşaat işçisi!  İnsanlarımız için insanlar artık  kayda değer değiller!..

Bu değer yargısıdır ki 350 bin kişilik bir toplum olarak 83 milyon Türkiye’yi bile tefe koyup çalacak yada başkaldırmış yeniçeri çarıklıları gibi “istemezuk” deyip naralar atacak kadar..

Geçmişte de öyle miydik? Galiba! Biz “liderlik kavgalarını” izleyerek, yaşayarak büyüdük. Ki o zamanlar Kıbrıs Türk halkı cemaat bile değildi. Nüfusu yetmiş doksan bin ya var ya yoktu!

Ve aynen bu günküler benzeri “sen-ben” kavgaları yanı sıra kara çalmalar vardı. Tutun ki kendimizle uğraşmaktan ne İngiliz sömürgecileriyle ne de Rumlarla uğraşmaya bile fırsat bulunamazdı…                                                                       ***

ASIL BÜYÜK SORUN: Kurduğumuz devlete inanmadık! Toplumun bir yarısı için KKTC Denktaş’ın devletidir! Öteki yarısı için de Güney Rum yönetimiyle oluşturulacak bir federatif sisteme sancılanan geçici bir devlettir!

Dolayısıyla devletin kaderini yüklenen hükümet üyelerinin de bir kıymet’i harbiyesi yoktur.                                                        Nitekim Ankara ile birlikte hareket ettikleri ve de parasal katkılarını sağlamlarına karşın hâlâ “yetersiz üretimden” söz edebiliyorlar! Son koordinatörümüz Fuat Oktay’ın da dikkatini çekmiş olacak “üretiniz” diyor. Ki şu sıralarda Türkiye’de de üretim seferberliği var.

Oysa biz henüz “hellimi” bile kalite kontrole sokacak bir aşmaya gelmiş değiliz tutun ki AB tarafından tescil edileceğini bildiğimiz halde “küçükbaş hayvan sayımızı çoğaltmamız gerektiğini” daha yeni kavradık!

Üstelik Rum hellimin tescili için yırtınır AB’de cirit atarken en azından gayrı resmi de olsa  araya sokulma gibilerinden politik kıpırdanmalarda bulunmak   yerine sanki “armut piş ağzıma düş” tutumunda gelişmeleri uzaktan seyrettik!

Yada yeterince hellimle ilgili sinerji yaratamadık.. Çünkü “ne zaman erken seçim yapabiliriz” gibi büyük ve kutsal bir olayı” tartışıyoruz, hiç başka derdi davamız yok!

Tabi bir süre sonra “hellimlerimizi” Rumun  denetime sunduğumuzda göreceğiz boyumuzun ölçüsünü!

***

TOPLUMDA ÇÜRÜME VAR: Gün geçmiyor ki devlet kademelerinde, özel sektörde, Koop. kuruluşlarında KIB-TEK de “yolsuzluk”  olarak ifade edilen haberlere toslamayalım. Üstelik epey de geriye dönükler..

Nitekim bir kez daha “denetimin” ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz..                  Ne var ki biz bu “denetim mekanizmasını” yeterince çalıştıramadık! KIB-Tek’in Tel-Sen’i bir toplumu elektriksiz bırakabileceğinin tehditlerini sallayabilecek kadar azametli beyanlarda bulunurken, dönüp bünyesinde neler olup olmadığına (her halde) bakmak gereğini bile duymadı! Oysa malı alan çoktan götürdülerdi şimdi dosyaları açılmakta!

Aynen Koop. Kuruluşları  da farklı değiller. Müdürleri yönetim kurulları bile şaibeli olabiliyorlar!

Devlet dairelerinde küçük çaplı da olsa “parasal açıklar” ortaya çıkıyor..

Artık “yolsuzluklar” medyanın günlük ve rutin haberleri haline geldiler.

Buna karşın “gam değil” diyorum. Çünkü bu ülkede devlet hiçbir devrede vergi toplayamadı! Çünkü “vergiyi de kaçırdılar!”    En büyük yolsuzluk da bu olmalıydı ama KKTC vergi kaçırma olayının  adı  “açıkgözlüğe dayalı beceridir!” (şu pandemi döneminden söz etmiyorum bu günler olağanüstü. Öncesi olağan dönemlerden söz ediyorum.)                                                                                               ***

“VESSELAM” demek gerekirse: Her şeyi bildiğini, gördüğünü, anladığını, sezdiğini, koklayabildiğini.. İddia eden dolayısıyla “karakteristik ve karizmatik” olan  bir toplumun neden kendi varlık nedenlerine  kurşun sıktığına şaşarsınız!

Yine de ve en azından bu “devlete” inanmak da bir “fazilet” olmalıdır diye düşünüyorum..

***

KISACA TAKILDIKLARIM:

NİÇİN? Önce bir süre neden yazmadımdı onu yazayım: Çok yoruldumdu. Moralim bozuktu. Hani bazen “kendiniz bile kendinize anlamsız gelirsiniz ya.. Kaldı ki her Allahın günü sizi saran olayları anlamlaştırasınız.

Doğrusu şu ki pandemi hepimizi de bir şekilde olumsuz etkiledi. Üstelik unutmak için yada silkeleyip bizi saran şerrinden kurtulmak için çaremiz de yok.                        Belli ki sanki bizim Güney’deki komşu yetmezmiş gibi belki  çok uzun yıllar bu pandemi musibetiyle birlikte yaşayacağız yada bulaşında  öleceğiz de  da Allah çoluk çocuğumuzu koruya..

***

ANASTASİADİS’in “İKİ DEVLETLİLİK” KAŞINTISI: Yarın daha detaylı yazacağım da şimdi hemen hatırlatayım.

Anastasiadis 2013 yılının 17 Eylül’ünde  BM’ler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a gönderdiği mektubunda “müzakere zemininin netleştirilmemesi ve Türk tarafının iki ayrı devlet veya konfederasyondan söz etmekten vazgeçmemesi durumunda yeni bir müzakere sürecine girmeyeceğini” yazdıydı..

Aradan tutun ki sekiz yıl geçti.  O yıllarda “konfederasyona” bile tahammül edemeyen Anastasiadis şimdi Türk tarafına “Desantralizasyon” yani gevşek federasyon yani “konfederasyon” vaat ediyor!

Demek ki ne? Anastasiadis her yedi sekiz yılda bir ikrara ve idrake varmakta! Bu hesaba göre bizim için çok uzun süre de olsa büyük olasılıkla yedi yıl sonra “iki devletli”çözümü de kabul edecek..  Allah o yıllara kadar Anastasiadis’ın Cumhurbaşkanlığını  daim eyleye!

 







Başa dön tuşu