Köşe Yazarları

Kıbrıs’tan bir Mümtaz Soysal geçti






Kör ölür badem gözlü olurmuş. Ancak benim için Mümtaz Soysal badem gözlü değil, şehlâ gözlüydü. Yani biraz şaşıydı.

Mümtaz beyle yıldızlarımız bir türlü barışmamıştı. Aslında barışmasına da gerek yoktu. Başka dünyaların insanlarıydık. Buluşmalarımız resmiyet çerçevesinde olmuştu. Peşin söyleyim; hiçbir fenalığını görmedim.



Ayaküstü birçok defalar görüşme fırsatımız olmuştu ama hafızama kazınanlar birinci buluşma ile son buluşmamızdı. O iki görüşmeyi size anlatmaya çalışacağım.

1970’li yıllardı. Ben CTP’nin sekreter yardımcısıydım. Meclis’te emeklilik yasası tartışılıyordu. Acayip bir yasa tasarısıydı. Bilmem ne isen hizmet yılların ikiyle çarpılacak, bilmem ne yapmışsan üçle çarpılacak. Tam anımsamıyorum ama yapılan hesaplamalara göre 27 yaşındaki biri 30 yıl üzerinden veya 30 yaşındaki kişi 27 yıl üzerinden emekli olabilecekti. Nitekim olanlar da olmuştur.

CTP yasaya karşıydı ama Meclis’te partinin sözü pek dinlenmiyordu. Zaten Meclis’te sadece birkaç milletvekilimiz vardı. Pozisyonumuzu güçlendirmek için Türkiye’den uzman görüşü alma kararı alındı. Ve bu amaç için ben Ankara’ya uçtum. (O zamanlar masraflar cepten giderdi.)

Hepimizin de en güçlü uzman adayı Prof. Mümtaz Soysal’dı. 1971 darbesinde “Komünist propagandası” yapmak gerekçesiyle hapse atılmıştı. Orada aynı amaçla hapse atılan Sevgi Soysal’la tanışıp onunla hapiste evlenmişti. İkisine de büyük sempatimiz vardı. Ayrıca Mümtaz beyin yazılarını Milliyet’teki “Açı” adlı sütunda takip ediyorduk.

Milliyet gazetesinin Ankara bürosuna gittim ve Mümtaz beyle görüşme olanağımın olup olmadığını sordum. Biri bana “Hoca birazdan gelecek. Buyurun oturun”. Oturdum ve epey  bekledim.

Nihayet sekerek yürüyor izlenimi veren kısa boylu enerjik biri, kapıdan içeri girdi. Odadakilerin çoğu ayağa kalktı.

  • Hoş geldiniz hocam.
  • Dünkü yazım nasıldı çocuklar?
  • Gene fena çaktınız hocam.

 

Benim nutkum tutuldu. Kocaman profesör, pohpohlanmak için sebep yaratıyordu. Bu fasıldan sonra kendisiyle tanıştırıldım. Ona vaziyeti anlattım ve yanımda getirdiğim yasa tasarısının bir kopyasını verdim. “Olur, molur” dedi ama beden dili, bu işe angarya gözüyle baktığı izlenimini veriyordu.

Teşekkür edip ayrıldım ama tatmin olmamıştım. Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından adını bildiğim Prof. Bahri Savcı’yı bulmak ümidiyle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gittim. Üniversite yıllarım Ankara’da geçtiği için bu yerleri avcumun içi gibi biliyordum.

Bahri bey beni güler yüzle karşıladı ve büyük bir ilgiyle dinledi. “Güzel özetlediniz. Olayı kavradım. Ben bu akşam yasa tasarısını okuyayım, notlarımı alayım. Yarın gelin, size konuyla ilgili görüşümü söyleyim” dedi. Kısa ve net.

Hocanın görüşü özetle şuydu: “Bu yasanın getirdiği maddi külfeti hiçbir bütçe kaldırmaz. Bu nedenle yasa, anayasaya aykırıdır.” Notlarımı aldım ve adaya dönünce bu görüşleri, yanılmıyorsam Halkın Sesi gazetesinde, üç-dört gün bir seri halinde yayımladım. Yasa gene de oylanıp geçti. Ne var ki Bahri hoca haklı çıktı. Bütçe getirilen yükümlülükleri taşıyamadığı için bu yasa daha sonraki yıllarda değiştirildi.

Mümtaz Soysal daha sonra Denktaş’ın danışmanı oldu ve sıkça Kıbrıs’a geldiği için onunla görüşüp sohbet etme olanağı arttı. Onunla birinci görüşmemiz tatsız idiyseydi son görüşmemiz yürek burkucuydu. Atatürk Kültür Merkezi’nde Mümtaz hocanın “Kıbrısın Stratejik Önemi” konulu konferansı dinledik. Sorular kısmına gelince söz istedim ve mealen şöyle dedim: “Kıbrıs’ın dağının taşının ne denli stratejik öneme haiz olduğunu öğrendik. Ne var ki burada yaşayan insanlardan hiç söz edilmedi. Bu insanların hiç mi önemi yok?”

Niyazi Kızılyürek “Kayıp Özne” adlı kitabında şöyle diyor: “’Orada tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile Türkiye’nin Kıbrıs meselesi olmak zorundadır.’ Bu sözler Ahmet Davutoğlu’na aittir. Davutoğlu ‘Stratejik Derinlik’ adlı kitabında Kıbrıs’ın Türkiye açısından sahip olduğu önemi vurgulamak isterken bu sözcükleri kullanmayı tercih etmiştir.”

Ben bu sözleri veya buna benzer sözleri, ilk defa bu konferansta Mümtaz hocanın ağzından duydum. Ve ağzım açık kaldı. “UNESCO Uluslararası İnsan Hakları Öğretimi Ödülü”nü kazanan Mümtaz Soysal, Kıbrıs’ta taşın toprağın insanlardan daha önemli olduğunu savunuyordu. Davutoğlu’nun kitabını okuyup okumadığını bilmiyorum. O günlerde o etrafta yoktu. Kendi görüşü olup olmadığını da bilemem. Bildiğim şu ki ondan sonra kendisiyle bir daha karşılaşmamaya özen gösterdim. Karşılaşmadım da.

Mümtaz bey 11. ayın 11. günü, 90 yaşında, hayata veda etti. Bir süreden beri Alzheimer tedavisi görüyordu. İlginçtir, ondan birkaç gün öce de Sevgi Soysal’ın birinci kocası Özdemir Nutku, 88 yaşında vefat etmişti. İkinci eşi Başar Sabuncu, 2015 yılında 72 yaşında, öldü. Sevgi Soysal’ın kendisi ise 1976 yılında, 40 yaşındayken meme kanserinden hayatını kaybetmişti.

Bir başka tesadüf de Sevgi Soysal, Mümtaz Soysal ve Özdemir Nutku’nun, Kasım ayı içinde  hayata veda etmiş olmalarıdır.

Adı geçenlerin tümü değerli insanlardı. Allah cümlesine gani gani rahmet eylesin.

 

 

 

 







Başa dön tuşu