Köşe YazarlarıSürmanşet

KIBRISLILARIN BARBARLIĞI








Kimliği ve kültürü ile bütünleşmiş bir şehrin arkasında herhangi bir düşüncenin/fikrin olmaması düşünülemez; bir başka anlatımla bir kimlik ve kültür belirten/yansıtan şehirlerin ardında mutlaka sivil fikirler yatar; o şehrin oluşumu bu fikirlerin hayata geçirilmesinden kaynaklanır.




O zaman, herhangi bir düşünce veya fikre yaslanmayan kentlerde kimlik ve kültürel sorunların sırıttığını söylemek mümkündür.



Ortaçağ karanlığı yırtıldığında dünya yeni bir çağa ilerliyordu.

Bu süreçte birçok düşünceinsanı yetişecek, matematikte, fizikte, biyolojide, iktisatta yeni gelişmeler olacak, birçok buluşlara imza atılacak ve sosyal bilimlerin temeli atılacaktı.

18’inci yüzyılda “1745 Ayaklanması” olarak bilinen “Highland Ayaklanması” nda Prens Charls Edward Stuart İngilizlerin üstüne yürümüş ancak bu savaşı yenilgi ile noktalayarak destek gördüğü Fransa’ya kaçmıştı.

Bu gelişme o dönemlerin Edinburgh’lularının başına adeta saksı gibi düşmüştü!

Eski Edinburgh sakinleri bundan böyle geleceği yeni fikirler eşliğinde inşa etmeliydiler ve bunun için kollarını sıvamak durumundaydılar.

Halkın yaptığı bağışlarla eski kente “Yeni Şehir” projesi ekleyerek tekmil kenti genişletmeye koyuldular.

Böylece yeni şehir “Palladio” tarzında inşa edilerek birçok İskoç kökenli düşünürün etkisi ile yeni sosyal hayat eski ve yeni şehir ile yeniden şekillenip hayat buldu.

Konu ile ilgili bir yazar “Edinburgh Yenişehir’i  sırf hoş bir bina topluluğu olarak değil, sivil yaşama dair fikirlerin maddi ifadesi olarak da ilginçtir” der.

Bir dönem “filozofların cennet kenti” olarak bilinen Edinburgh bu haliyle “görsel ve düşünsel bir bütünlük” kazanmıştı.

Şehir on yıllarca “dinsel bağnazlık, yoksulluk, şiddet ve miskinlik”ten kurtulmuş, dönemin yakıştırmalarına göre “Britanya’nın Atinası” olarak görülmüş, “İğrençliğin Çukuru” olmaktan kurtulmuştu.

Bugün için her iki bölge UNESCO’nun koruması altındadır.

Her kent gibi Kıbrıs’ın kadim başkenti Lefkoşa da birçok medeniyet görmüştü.

Yazılıp söylenenler doğruysa Lüzinyan döneminin zenginlik ve refah dönemi hariç pek gün yüzü gördüğü söylenemez Nico-Sia’nın.

İngilizlerin fetihçi anlayışı yerini kapitalizme bırakırken, Osmanlı’nın fetihçi anlayışında herhangi bir değişiklik görülmüyordu.

Bu zihniyet Lefkoşa’yı modern dünyadan –dönemine göre- geri bırakmaya yeterliydi.

Değil herhangi bir kentin gelişmesi, koca toprak parçalarının yönetimi fetihçi zihniyete teslimdi.

Bu bakımdan Lefkoşa gibi kentlerdeki yaşamın ardında herhangi bir fikrin yattığını söylemek zordur -hatta mümkün değildir- ve nerde kaldı ki bu coğrafya parçalarında filozofların, ilerlemeyi yakalamak isteyenlerin yetişmesini motive edecek  -tek tük örnekler hariç- herhangi bir ortam yaratılmıyordu.

Lefkoşa -diğer bölgeler de dahil- bu zihniyet eşliğinde harap halde bırakıldı; sosyal yaşamı adeta kilit altında tutuldu. (İngiliz Dönemi’ne bu yazıda değinmiyoruz.)

Osmanlının yakalayamadığını modern dönemlerde Kıbrıslı Yunanlılarla Kıbrıslı Türkler de yakalayamadılar.

Onca çatışma ortamı ve savaş İskoçyalılar gibi başlarına saksı düşmesine de neden olmamıştır!

Değil saksı düşmek, başlarına dağ devrilse de olamazdı!

Kıbrıs’ta yetişmiş ne bir David Hume, ne bir Adam Smith vardı; hangi fikre yaslanacaklardı? Bununla birlikte dünyadan yararlanmayı bile tercih etmediler!

Kıbrıslıların modern barbarlığı hem yaşadıkları kentlere ve bölgelere, hem sosyal hayatlarına karşı her şeyi yok edercesine sürüp gidiyor…





Başa dön tuşu