Poli

Kent – Kimlik – Mimarlık

Lefkoşa’nın Kuzey – Güney ayırımı dışında, sur içi – sur dışı ayırımı da ayrı bir kimlik sorgulama konusu. Biri tarihi bir doku diğeri tarihi dokunun dışında gelişen yeni doku. Farklı olmaları zaten olağan bir durum. Bu farklılık, normal şartlarda, bütüncül kent kimliği açısından bir sorun teşkil etmemeli. Ama gerçekte öyle mi? Lefkoşa’nın kuzeyini bir bütün olarak canlandırabiliyor muyuz zihnimizde? Yoksa sur içi ve sur dışı olarak iki ayrı imge mi var? O zaman geçen haftaki yazıda sorduğumuz “Kaç tane Lefkoşa var?” sorusunun devamında yeni bir soru çıkıyor karşımıza: Lefkoşa’nın kuzeyde kalan yarısı kendi içinde kaça ayrılıyor?

Önceki yazıda bahsetmiş olduğumuz bütüncül kimlik konusu bağlamında, Lefkoşa’nın kent kimliğinin sur içi ve sur dışı bölgelerden ne derece beslendiğini tartışmak gerekir.

Tarihi kent merkezi olma özelliğiyle Suriçi’nin kent kimliğine doğrudan etki ettiği inkar edilemez bir gerçek. Yurt dışından bir misafirimiz geldiğinde, ilk ziyaret ettirdiğimiz yer Lefkoşa Suriçi. Misafirle yeme-içme eylemi yapılacaksa, Lefkoşa Suriçi… Farklı bir duygusal bağ, yabancıya sunmaktan gurur duyulan değerli bir eşya ya da misafir ağırlamak için saklanan misafir odası gibi. Geçmişle bağlantı kurmamızı sağlayan, güçlü bir aidiyet hissettiğimiz, belki biraz da dışında kaldığımız için daha özel bir bağımız var Suriçi’yle. Çoğumuzun çocukluğu ya da çocukluğunun bir bölümü orada geçmiştir. O zamanlar Lefkoşa demek Suriçi demekti.

Bu özel bağın etkisiyle olsa gerek, Suriçi’nde herhangi bir sebeple bulunmak hala keyifli ve heyecan verici. Hatta, amaç ne olursan olsun, önemli olan belki de sadece Suriçi’nde olmak! Bu yüzden de hep oranın sahiplenilmesini ve 24 saat yaşayan bir bölge olmasını istemişizdir. Kaybedilmemesi gereken bir değer çünkü…

Peki kentin surun dışında kalan bölümünde durum ne?

Özellikle birçok kentin dönüşüm sürecine girdiği 19. yy’da, tarihi kent merkezleri çağın gereksinimlerine cevap verememeye başlayınca terkedilme süreçleri de başlamış oldu. Lefkoşa’da da bu dönemlerde Suriçi’nden sur dışına yayılma hız kazanmıştır. Gelinen noktada, sur dışında gelişen bölgelerin bir bütün olarak kent kimliğine olumlu katkı yapıp yapmadığı tartışılır ama farklı özellikleriyle öne çıkan bölgeler olduğundan bahsetmek mümkün.

Örneğin; Yeni Kent, Aydemet gibi bölgeler mimarların modern binalarla süsledikleri yeni yerleşim alanları olarak öne çıkıyor. Diğer yandan, bölgesel bir özellikle değil de bölgeyi domine eden bir referansla tanımlanarak; Terminal bölgesi, hastane bölgesi, Metropol yolu, Deniz Plaza yolu gibi isimlerle anılan bölgeler var. Ama tabii ki bunlar içinde en çok öne çıkan ve aslında ilk akla gelen bölge, yatırımcıların yatırım yapmaya doyamadığı sosyal çekim alanı Dereboyu! Özellikle gençlerin dışarıya çıkmak için can attığı, dizi dizi barların kafelerin olduğu eğlence merkezi. Dereboyu’nda sadece bir tur atmak bile birçok kişi için hava değişimi! Vakit geçirmek için en çok tercih edilen bölge olması nedeniyle de, sattığı markayla öne çıkan dükkanlar, “fast food” yemek çeşitleri sunan restoranlar giderek yaygınlaşmaktadır. Çünkü, Dereboyu’nda yapılan aktivitelerden beklentiler de genellikle tek mekan olarak algılanan Suriçi’nden farklıdır.

Dereboyu’ndaki tüketime dayalı tüm bu gelip geçiciliğe karşın hemen yanı başındaki Köşklüçiftlik, yerleşim dokusuyla nitelikli olarak tanımlanabilecek bir bölge. Hatta, Lefkoşa’nın sur dışında kalan nitelikli bir bölgesi var mı diye düşününce akla gelen ilk ve tek bölge de diyebiliriz.

köşklüçiftlik

Kent kimliğine olumlu – olumsuz katkı koyan fiziksel çevrelere baktığımız zaman mimarlığın ne kadar etkin bir rol üstlendiğini rahatça görebiliriz. Mimarlık, kentin kimliğini oluşturan tek alan olmamakla birlikte en önemli bileşenlerinden biri… Özgün mimari yapıların kent kimliğine olumlu katkı yaptığı, dünyadaki birçok kentin “ünlü” mimari yapılarla anılmasından anlaşılmaktadır: Big Ben Saat Kulesi – Londra (İngiltere), Kolezyum – Roma (İtalya),  Eyfel Kulesi – Paris (Fransa), Sidney Opera Evi  – Sidney (Avustralya), Sultanahmet Camii – İstanbul (Türkiye), Mısır Piramitleri vb. birçok örnek daha sıralanabilir.

Kıbrıs’ın ya da Lefkoşa’nın böyle bir simgesi var mı? Modern mimari  açısından aynı şeyi söylemek pek mümkün olmasa da tarihi miras açısından zengin olan Kıbrıs’ta bu anlamda çok fazla simgesel yapı var. Modern yapılaşmada bu eksikliği hissetmiş yatırımcıların / mimarların kentin her yerinde çeşitli biçimsel denemelerine rastlamak mümkün. Ne kadar başarılı oldukları ise ayrı bir tartışma konusu. Zira simgesel bir yapı elde etmek için sürdürülebilir olan, bölgesel çekim yaratan ve bağlamı gözeten bütüncül bir yaklaşım gerekir. Ayrıca, mimari bir yapının tasarım harikası olmasından öte nasıl anlamlandırıldığı önemlidir. Bu da ancak çevresiyle ve kentle olan ilişkisine bağlıdır.

Çevremizde sıkça tanık olduğumuz modern bina girişimleri mimarların kişisel tatmininden mi ibaret yoksa kent kimliğine gerçekten bir katkı sağlıyor mu? Nasıl ki mimarlığı yapının içi ve dışı olarak ayırmak bu mesleğin felsefesine ihanetse, mimarlığı kent bağlamından kopuk düşünmek de mümkün değildir. Mimarlık kent ölçeğinden başlayıp iç mekan ölçeğine kadar inen bir meslek ve uzmanlık alanıdır. Bina kent bağlamından kopuk dekoratif bir obje olmadığına göre “bina dış görünümüne indirgenen mimarlık” kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.

Adanın ölçeğini düşününce mimarlık meslek pratiği için aslında sınırlı bir alanımız olduğunu söyleyebiliriz. Mimarların sayısının da gün geçtikçe arttığı bu ortamda, mimarlık mesleği maksimum kazanç sağlama ve isim duyurma endeksli bir yapıya bürünmektedir. Yine de mimarlığın yüzleşmesi gereken hem kimliksel hem de etik konular var;

Yabancı tasarım dergilerinden “esinlenerek” tasarlanan yapılar mevcut dokusundaki anlamından koparılıp bu kentin anlamına entegre edilebilir mi?

Başka ülkelerde, bulundukları kentin simgesi haline gelmiş farklı binaların öne çıkan yapısal özelliklerini harmanlayıp yeni bir bina yapmak mı kent kimliğine katkı?

Türkiye’den bizim yerel mimarlık ofislerine “düşen” otel projelerinin bir kimlik kaygısı var mı? Ya da projelere imza atan yerel mimarların böyle bir kaygısı var mı? Gerçi imzacılığın günümüzdeki ismi “projeyi ofiste revize etmek” oldu ama revize etmek teknik çizimini yapmaktan öteye geçemediği için para kazanma kaygısı tüm kaygılardan önce geliyor! Rastgele bir elbise dikip, giyecek kişiyi bulduktan sonra provayla tamir edilmesi gibi bir durum…

Dereboyu
Dereboyu

Böyle maddi kazanç odaklı süreçler sonunda ortaya çıkan bu kimliksizlik (ya da kimsesizlik!) sorununu doğru anlamak gerekir. Sorun modern bina yapmak değil. O zaten bu çağın bir gereksinimi. Sorun, modern binanın kente ait olduğunu hissettiren niteliklerinin ve kente değer katan özgün bir yapısının olup olmamasıyla ilgili.

Esasında konumuz Lefkoşa olsa da kimliksizlik problemi Kıbrıs’ın kuzeyindeki birçok kentte mevcut. Bir yanda kumarhane otelciliği ile işgal edilen sahiller, diğer yanda tek tip apartmanlarla sıradanlaşan yerleşim bölgeleri…

Bu açıdan Kıbrıs’ın tarihi, kültürel ve mimari mirasının kentlerdeki en önemli kimlik tanımlayıcısı olduğu açıktır.Yoksa bu yeni gelişim alanlarının kimliksizliğinin nedeni, varolan tarihi kimliğin önüne geçilemeyeceği varsayımından ortaya çıkan bir vurdumduymazlık mı?

Niteliksiz “kopyala – yapıştır” binalarla kentler birbirine benzemeye başlarken kentlinin sahiplenme duygusu giderek azalır ve işte o kimliksizlik / kimsesizlik problemi karşımıza çıkar. Yerel özgünlüklerin kent kimliğinin önemli bir bölümünü oluşturduğunu, yerellikten uzaklaştıkça kimliğin de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ve ayrıca yerel değerlerin doğru yorumlanmasının önemini unutmamak  gerekir.

[newsbox style=”nb3″ title=”POLİ 290″ display=”tag” tag=”290″ number_of_posts=”8″ sub_categories=”no” show_more=”no” post_type=”post”]




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı