Köşe Yazarları

KENDİME EDİNDİĞİM REHBER


Babam beni ayakkabı almaya niye götürmezdi?
Bu soru zaman zaman aklıma çakılırdı.
Yanıtını o rahmetlik olmadan kısa bir süre önce verecekti.
Kanındaki sorun ciğerlerine de sirayet edince hastanenin Göğüs Hastalıkları servisinin müdavimi olmuştuk.
Başında sabahladığım gecelerde öksürük nöbetlerinden fırsat buluncauzun uzun sohbetlere dalardık.
Belki de çocukluğumda veya gençlik yıllarımda yapmadığımızın eksiğini tamamlardık.
Geçmişe ve aileye dair şeylerdi anlattığı çoğu zaman.
İkinci dünya savaşı anılarını anlatmaya bayılırdı.
Hele, İtalya’daki savaş günlerinden bahsederken, gençleşirdi adeta.
Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların çoğunluğu İkinci Dünya savaşına Afrika cephesinde katılmışlardı.
Çok az sayıda Kıbrıslı (Türk ve Rum) Hitler ile işbirliği yapan Musollini idaresindeki İtalya’ya gönderilmişti.
Görevleri, Musollini’ye karşı gerilla savaşı veren partizanlara yardım etmek, lojistik destek sağlamaktı.
Alp dağlarında iki yıl gezdi.
İtalya’nın dağ köylerini avucunun içi gibi bildiğini söylerdi. Araya bir de gönül işleri karıştırırdı.
“Aman annen duymasın” diyerek anlatırdı kısık sesle.
Halbuki annem anlattıklarını kelimesi kelimesine bilirdi ve “bunamış, anlatacak başka bir şey bulamadı” derdi alaycı bir ses tonuyla.
Toplumlararası çatışmaların içinde, ön cephedeydi ama nedense yaşadıklarını anlatmayı pek sevmezdi.
Israrlı olmama rağmen “siz o günleri kahramanlık günleri olarak bilin” derdi.
Etraftan duyduğum “Türkün Türk’e ihanetini” olaylarını içine sindirememişti hiçbir zaman.
Bu yüzden konuşmayı değil susmayı yeğlemişti.
Bir de sürekli göçebe hayattan yorulmuştu.
Üç-beş yılda bir “becayiş” yani yeni bir yere tayin olur, sürekli ev değiştirirdi.
Emekliye çıkıp da Poli’ye yerleşeceği günleri hayal ediyordu .

***

1970’li yılların başında Lefkoşa’daydık. Zafer sinemasının arkasında, büyük sığınağın bulunduğu sokakta.
Surlariçi bizim gözümüzde devasa bir yerdi o zamanlar.
Nerdeyse Lefkoşa’nın tümü surlariçinde yaşardı.
Çarşıya gitmek önemli bir olaydı çocuklar için.
Bayramdan bayrama ayakkabı alınırdı bana. Şimdi baktığımda bizim sokaktan Arasta’ya yürümek 10 dakika bile tutmaz.
Ama o zaman nedense sanki başka şehre gidilecekmiş gibi davranırdı büyükler.
Köşedeki dut ağacından kesilen dal ile ayağımın bir uzunlamasına bir de genişlemesine ölçüsü alınırdı.
Bu ölçüyle bayramlık ayakkabılarım seçilirdi.
Ben de gitmek için kavga çıkarırdım ama yüzüme bakan olmazdı.
Satın alınacak ayakkabıyı görme veya beğenme gibi bir lüksüm! yoktu.
Niye öyleydi?
Nedenini kırkımdan sonra öğrenecektim.
Aldığım yanıt Kıbrıs Türkünün geçtiği ateşten çemberin ipuçlarını da taşıyacaktı.
Gettolara kapatılmış, ayda 30 liraya ailesini geçindirmeye ve hertürlü saldırıdan korumak için elde piyade savaşan Kıbrıs Türkünün büyük çoğunluğunun hikayesi.
“Bayramdan bayrama da olsa cebimde sana ayakkabı alacak para mı vardı. Seni de götürmezdim çünkü mahcup olmaktan korkardım. Pahalı ayakkabı istemeyesin diye….”

***

Maddi dünyanın girdabında sürüklendiğimiz bu günlerde şimdi mutlulukla anımsadığım bu olayı kendime rehber yapmaya çalışıyorum.
Bayramdan bayrama alınan ayakkabımı seçme hakkım dahi yoktu. Ama mutluyduk.
Şimdi aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Herkese iyi bayramlar…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı