Köşe Yazarları

Kemalizm’in iç kalesi

Bekir Azgın yazdı


Niyazi Kızılyürek 14 temmuz günü Politis gazetesinde yayımladığı makalede Ayasofya müzesinin camiye dönüştürülmesi, Kemalizm’in son kalesinin de düştüğüne delâlet eder tezini savundu. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum.

Niyazi’nin hakkını yememek adına hemen belirtmem gerekir ki Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, inançlı müslümanlar için sembolik bir zaferdir. Kemalizm’e indirilen bir darbedir. Kemalizm’in buçlarından birinin ele geçirilmesi demektir. Ancak bu zafer, semboliktir ama son kalenin ele geçirildiği anlamına gelmiyor.

Bu konuyu açık seçik anlatabilmem için birkaç olayı dile getirmem gerekir. Sırasıyla onları anlatayım sonra da Kemalizm’in son kalesine döneriz.

Birkaç yıl önce hayata veda eden, önde gelen Orta Doğu tarihçisi Bernard Lewis, Türkiye konusunda yayınladığı bir kitapta aklımda kaldığı kadarıyle şöyle diyor:

Kemalizm’in amacı Batı uyarlığının kalesini fethetmekti. Bu yolda epey mesafe katetti. Surları yıkıp içerilere kadar ilerledi ama iç kaleyi fethedemedi. Batı uygarlığının iç kalesi, felsefe ve çok sesli Batı müziğinden oluşmaktadır. Bu iki alanda henüz ciddi mesafe alındığı söylenemez.

Bernard Lewis’in görüşüne katılmamak elde değil. Zaten biz felsefe ile müziği gereksiz konular addeddiğimiz için onları, yanılmıyorsam, okul müfredatından da kaldırdık. (Meraklısına not: Bernard Lewis’in anıları “Tarih Notları” adı altında Türkçe de yayınlandı. Zevkle okunabilir.)

İlâhiyat Fakültesi’nin ilk iki yılını Cebeci’de Hukuk Fakültesi’nin arkasındaki binada geçirdik. Köşeli “U” harfine benzer bir koridorun iki yanındaki odalardan oluşan bir binaydı. Gün ışığı görmediği için koridorları her zaman loştu. İç karartıcı, sevimsiz bir binaydı. U harfinin bir ucunda giriş kapısı bulunuyordu, öteki ucunda ise dünyaya açılan büyükçe bir pencere vardı.

O zamanlar Cebeci mahallesi bahçeli tek katlı veya çift katlı binalardan oluşuyordu. En azından benim hafızamda öyle kalmiş. Her evin ön bahçesinde leylâk ağaçları vardı.

1963 yılında Ankara’da ilk ilkbahar mevsimini yaşıyordum. Uzunca bir karlı, buzlu kıştan sonra bahar gelmiş, güneş pırıl pırıl parlıyor, leylâklar salkım salkım çiçek açmış. Her taraf mis. İnsanın başını alıp dolaşması geliyor ama finaller yaklaşmış; karanlık kütüphane odalarında çalışmak gerekiyor.

Dış dünyaya açılan tek pencerenin önünde durmuş bunları düşünüyorum. Birileri arkamdan yaklaşıp “İyi bak çünkü gün gelecek o mabedi başınıza yıkacağız” dedi. Arkama döndüm ve “Ne diyorsun sen?” diye sordum. “Ne dediğimi sen biliyorsun” dedi ve uzaklaştı.

Tekrar dış dünyayı seyretmeye başladım ve bu arada bunların başıma ne yıkabileceklerini düşünüyordum. Birden karşıda ufukta Anıt Kabrin göründüğünü farkettim. O zaman arkadaşın derdinin ne olduğunu anladım.

Bizim sınıf, tuhaf bir sınıftı. Bizim gibi liseyi yeni bitirmiş cahiller vardı. Bunların işlenmesi gerekirdi. İmam Hatip okullarından mezun olmuş ve Ankara’nın çeşitli camilerinde imamlık yapanlar vardı. Yanılmıyorsam Mehmet Aydın bunlardan biriydi. Sınıfta yakın arkadaşlarımdan biriydi. O da felsefeye meraklı olduğu için bir araya geldiğimizde felsefe konularını tartışırdık. Tayyip Erdoğan’ın ilk bakanlarından biri olmuştu. Ne var ki fazla tutunamadı. Erdoğan’ın ve çevresinin durup da kendisiyle felsefe tartışacak halleri yoktu.

Bir de 40-55 yaş aralığında olan ağır abiler grubu vardı. Bunların kimisi ağa kimisi şeyhti. Bazıları Arapça bilir bazıları Kur’an’ı ezbere okuyan hafızlardı. Bu grup çoğunlukla 95 kişilik sınıfın en arkasında oturur ve cühela takımı olan bizlerle pek bir münasebetleri olmazdı. Bizim gibi “Pek iyi” ile mezun olma gibi bir dertleri yoktu. Bir tanesinin mezun olduktan kısa bir süre sonra senatör olduğunu okumuştum.

En aktif grup Nurculardı. Boş saatlerimizde bizler pencereden dış dünyayı seredip hayaller kurarken onlar loş mescitte toplanır en ileri gelen kimse Risale-yi Nur kitabını okur ötekileri de huşu içinde dinlerdi.

Aktif olmaları yanısıra fanatiktiler. Bir gün teneffüsten sonra sınıfa girerken karatahtada “En büyük Türk kim?” diye bir soru yazdığını gördüm  Ben de altına “Atatürk” yazdım. Kürsüden inerken Karadenizli bir Nurcu cebinden çıkardığı çakıyla bana saldırdı.  Kolumla kendimi savundum ama yeni caketimi koruyamadım. Dirseğimin altını kesiverdi.

Sınıf arkadaşlarımın çoğu Atatürk’ün adını ya ağızlarına almazlar ya da ondan “Deccal” olarak söz ederlerdi yani “İslâmı kaldırmaya kalkan, dinlere savaş açan yalancı, hilekâr kimse”. Kadirşinas birileri onu “ayyaş” olarak vasıflandırmamış mıydı?

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş, Ayasofya hutbesinde Atatürk’e boşuna lânet okumamıştı: “Fatih Sultan Mehmet Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lânete uğrar.”

Tepki gelince Ali bey kıvırtmaya başladı: “Geçmişi değil, bundan sonrasını kastettim. ‘Uğramıştır’ demedim. ‘Çiğnerse lânete uğrar’  dedim.”

Yok yahu, ufak at da civcivler de yesin. Madem ki bu denli incelikli konuşuyorsun niye “uğrayacaktır” demedin? Geniç zamanı geçmiş için değil gelecek için kullanmış. Pardon! Ben “Veli hırsızdır” dediğim zaman Veli’nin geçmişte çaldığını kastetmiyorum, gelecek tarihte çalacağını kastediyorum. Ali bey oturup yeni bir dilbilgisi kitabı yazsın da konuştuğu şeyleri biz de anlayalım.

Cumhurbaşkanlığı sarayının bütün ağırlığı ve davudi sesiyle İbrahim Kalın, Diyanet İşleri Başkanı’nı şöyle savunuyor: “(Hutbede konuşulanları) polemik konusu yapmak iyi niyetli bir tavır değildir.”  …”Kaldı ki Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi konusunda Atatürk’ün dahilinin olup olmadığı da tarihçiler arasında tartışmalı bir konudur.”

Atatürk’ün bu konuda dahili olmadığını iddia etmek Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tamamen habersiz olduğunu ileri sürmek kadar abestir.

Bütün bunları şunun için anlattım. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de İslâmcıların tek bir hedefi var. Şeriat yasaları altında yaşamak. Şeriat ülkeye geldiği gün kemalizm’in son kalesi yıkılmış olacak.

Kemalizm’in iç kalesi, ancak Şeriat yasaları ile  ele geçirilebilir.

XXXXX

Cümlenizin bayramı kutlu ve mutlu olsun.

 



Başa dön tuşu