Köşe Yazarları

Kayıp Bir Hayatı Devralmak

İki kişilik bir hayat yaşadım ben. Bunu şimdi daha iyi idrak edebiliyorum. Çoğu yaşıtımdan, meslektaşımdan, sanatçı arkadaşımdan farklıydım. Bu fark önce kendimi değil, anılarımı ve – yapacak çok işi varken, genç yaşta hayata veda eden babamı hayatımda hiç geriye itmeden, ihmal etmeden, unutmadan yaşatmanın farklılığıydı. Hayatım boyu beni seven, bana inanan, beni okuyan insanlar bunun böyle olduğunu bildiler. Eşimle, can yoldaşımla ilk tanıştığımda beni böyle tanıdı. Anılarıma, acılarıma sahip çıktı. Kendinin bildi. O denli hassasiyet gösterip destekledi. Bir insan ancak böyle sevilebilirdi.

Kendimi bildim bileli babamın hikayesini yazdım. Biraz da hayata karşı öfke duyarak. O,babasız büyüyen asi oğlanın öyküsünü. Ve babasız büyüyen kayıp dedemin öyküsünü. Babasız büyüyen ben…

Kayıp Halil dedemin kayıp öyküsünü de ben yazdım. Bilebildiğim kadar. Anlatılanlar ve babamın günlüklerinden faydalanarak.  Ve birkaç gün önce haber geldi: Dedemin kalıntılarına ulaşılmış ve dna sonucunda kimliği tespit edilmiş. Birkaç gün sonra (31 Ekim) askeri törenle cenazesi yapılacak. Kafam karışık, içim dolu. Ağlayamayacak kadar ağlıyor içim. Gözyaşlarım yeterli değil. Her gün babasının yolunu gözleyen babam geliyor gözümün önüne.  Nenemin bekleyişleri, halamın uğraşları.

Sanırım birkaç hafa yazı dizisi gibi devam ettireceğim anlatmaya. Kıbrıs’ın dedem gibi adsız kahramanlarını tanımaya ihtiyacı vardır. Yıllardır duyduğumuz şehit, savaş, milliyetçilik öykülerinin kalıplarından sıyrılarak hem de. Bu ülkede çok büyük bir kesim ve de iktidarı yıllarca elinde tutanlar bayrağı, şehitleri kullanarak siyaset yaptı. Bir kısım ise hep dudak büktü bu acılara. Muhalefetini bunun üzerine dayadı. Küçümsedi. Yaşamadığınız acı üzerinden konuşmak ve eleştiri yapmak çok kolaydır. İnsanların acılarını ve yaşadıklarını hiçe sayanlar da benzer siyaset güttü bu ülkede. Bizim Bayrağı, vatanı malzeme olarak kullananlar da, o acıları küçümseyip, hiçbir manevi değeri ciddiye almayanlar da zarar verdi bu ülkeye ve insanına!

12 yaşımdayken kaybettim hayatımın kahramanını. Bir kış gününde, gözlerindeki delici bakışlarını alıp yanına, bütün şiirlerini toplayıp bavuluna, söylediği-söylemediği bütün şarkıları yarım bırakıp, ayrıldı aramızdan.  Çok sonraları, onun da etkisiyle  yürüdüğüm yolumda karşıma çıkan sorular oldu. Bunlar yalnızca bir kızın babasına soracağı sorular değildi. Kıbrıs Türk Müziği ve sporu ile ilgili çalışmalara dikkatlice bakıp, burnumu sokmaya başladığımda o yanıtların babamda da olduğunu ama bizim hiç o konuları konuşacak zamanımızın olmadığını anladım.  Neye, ne kadar vaktimizin olduğu hiç belli değil…

Sonradan öğrendim ki kaybedilen yaşta kalırmış hep insanın duyguları. Neye sahip olursa olsun ve kaç yaşına gelirse gelsin hiç kapanmazmış o boşluk. Hep bir yanı eksik bir çocuk kalırmış insanın içinde. Çocuklukta hayatla aramda açılan bir kara deliği sıvamaya, kapatmaya çalıştıysam da,  hep bir yerlerden sıvalarımın düştüğünü  ve insanın ancak  acılarla yüzleşmeye başladığı zaman başını dimdik tutabildiğini öğrendim. 12 yaşıma kadar sürdürdüğüm mutlu çocukluk ve huzurlu, gürültüsüz, patırtısız aile ortamı bana çok şey kazandırdı. Bunun değerini büyüyüp, evlenip, aile kurup, anne olduğumda öğrendim.

Babam 24 yaşında babasız kalmış. 17 Mayıs 1964’de Dedem Halil Ziya’nın (desteban) Rumlar tarafından kayıp edilmesine kadar da -maddi zorlukları olmalarına rağmen- çok güzel bir aile ortamında büyümüş. Ailecek dile karşı kabiliyetleri vardı. Babam, dedem, amcalarım İngilizce’nin yanında özellikle Rumca’yı ana dilleri kadar iyi bilirlermiş. Bunda dedemin onca maddi zorluğun arasında oğullarına öğretmen tutarak daktilo, lisan dersleri aldırmalarının da rolü büyükmüş. Babam, bir şiir, spor ve müzik tutkunuydu. Rumca’yı Türkçe kadar iyi bilir, iki dilde çeviri yapar, Rumca şiir yazar, şarkı söylerdi. O, bir şair ve müzisyendi.

Çocukluğuma dair hatırladığım en belirgin fotoğraf, mutfak masamızın etrafında mutlu aile yemeklerimiz olmuştur. O sofralarda çok şey yaşadık, çok anı biriktirdik, çok hatıra devraldık. O yemekler hep uzun saatlere yayılırdı. Mutlaka konu güneydeki evimizden, köyümüzden, komşularımızdan, dedemin kayıp edilmesinden açılırdı ve babamla annem bir arkası yarın dizisi gibi hemen hemen her gün bize yeni olaylar, anılar, hikayeler anlatır dururlardı. Babam erken gideceğini mi hissetmişti ne, bize dedemizi, köyümüzü, yaşadıklarını, az bir vakti varmışçasına anlatır dururdu. Nerden geldiğimizi, geçmişimizi, acılarımızı öğretirmiş aslında, bunu çok sonra anladım.

Hiç görmediğimiz ama babamda yaşayan dedemiz 1964 yılında kayıp olmuştu. Bu, babamı,  nenemi ve kardeşlerini derinden etkilemişti. Biz ise, onların çocukları, torunları olarak bu kayıp öyküyü,  trajediyi devralmıştık sanki.

Kayıp bir yakınınızın olması ne demek biliyor musunuz? Ya aslında olmadığı halde bir umudu taşımanın ağırlığını? İnsanı tüketen ve yiyip bitiren bir umut bu… Nasıl olur demeyin.

“YA YAŞIYORSA??” umudu bu.

Cenazesini yapamamak, ona veda edememek, son görevlerini gerçekleştirememek, acısını eskitememek demek. Ya bir gün çıkıp gelirse diye bir umuda bir ömür harcamak demek. Bir nevi önüne bakamamak, geçmişle hesabını kapatamamak, “düşmanını” affedememek demek. Hiç olmayacak olasılıklara tutunmak ve kendi hayatına tam olarak kendini verememek de demek. “Ya hafızasını kaybetmiş ve bizi bulamamışsa, ya başka bir ülkedeyse, ya üşüyorsa, yaralı ise, bizi arıyorsa…” sorularını içinde yaşatmak demek bu! Bizzat bunun böyle olduğunu babamda yaşadım. Her sabah, her akşam, her güzel olayımızda, o çok sevdiği insanın nerede olduğu düşüncesi bir kara çalı gibi girdi hayatına. Böldü uyularını, gülümsemesini.

Yıllarca bu olasılıklar, düşünceler, acılar içinde büyüdük biz. Babam 24 yaşında babasız kalmıştı, o ise bizi bırakıp gittiğinde 42 yaşındaydı. Kendi ailesinde eksik kalan o duyguyu bize kısacık zamanında yaşattı. O, duygulu, iyi kalpli, vefalı, çok özel bir insandı. Acılara dayanamayan bünyesi onu hastalandırdı. Her akşam gözleri uzaklara dalar, dedemi anar, gözlerinden akan yaşları geçmişine akıtırdı…

Hemen hemen her akşam ya dedemi, ya güneyde kalan köyümüzü rüyasında görürdü. Babam yeni hayatına tam olarak uyum sağlayamamış, dedemin acısını içinden atamamış, öldüğünü kabullenememiş, hesabını kapatamamıştı. Sabahları ter içinde uyanır anneme, yol arkadaşına, sevdalısına rüyasını anlatırdı. O rüyayı birlikte görmüşçesine bir ruh haline girerler, iki bedende tek ruh gibi birbirlerini anlarlardı.

Babam hastalanmadan kısa bir süre önce dedemi ve yine şehit olan Hasan amcamı rüyasında görmüştü. Kısa bir öğle uykusu sonrasında dedemle amcamın omuz omuza bizim eve baktıklarını ve onun adını çağırdıklarını anlattığını hatırlarım.

Dedem kaybolduğunda taşlı ova yolunda bulunan arabası güneyde kalmıştı. O arabaya sonradan dokunamamış ne babam ne amcalarım. 1974 harekatından sonra güneyden kuzeye göç ettiğimiz zaman babama dedemin arabasına karşılık bir araba verilebileceği söylendiğinde babam bunu reddetmiş ve “babamın kan parasının karşılığında araba kabul edemem” diyerek arabayı kabul etmemişti. “Ben size kendi paramla araba alıp, sizi istediğiniz her yere götüreceğim” demişti o akşam bize. Hiç alamadı o arabayı. Ne ömrü yetti, ne de parası. Vefat ettiği zaman hala annemle güneydeki köyümüzde yaptıkları ve oturmalarına kendi deyişi ile “kısmet olmayan” evlerinin paralarını ödemekle meşguldü. Türk dülger ve ustalara yaptırdığı işlerden kalan borçlar oturmadığı ve sahip olamadığı evinin borcu olarak üzerine kalmıştı çünkü.

O çok gururlu bir adamdı. Vefat ettiğinde bize pek çok insandan çok daha değerli bir miras bıraktı. Dedemden devraldığı onurlu, temiz, gurur duyulacak tertemiz bir hayat ve isim kaldı bize onlardan. Vicdan sahibi, maddi çıkarlara satılmayan, kimseyi satmayan bu insanlar inanıyorum ki yıllar geçse bile kayıp olmadılar hala bizimle yaşıyorlar. (Devam edecek)




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı