Ortadoğu yeniden şekillenirken, Kıbrıs sanki zamanın dışına düşmüş gibi duruyor. Çünkü haritalar değişiyor, ittifaklar da, düşmanlıklar da yeniden tanımlanıyor. Bölge ateşe ve belirsizliğe savrulurken, adada tartışma hâlâ aynı başlıkta dönüp duruyor. İster esastan ister usulden gidelim, çözümün konmamış adı henüz kurulmamış müzakere masasını giderek bizden uzaklaştırıyor. Oysa sorun artık bir modelden çok daha derin bir niyet ve paylaşım meselesi.
Bu noktada Kıbrıs’ta bundan sonra neler olabileceğini bölgeden bağımsız okumanın mümkün olmadığını uzunca bir süredir söylüyorum. Bunu adada yaşayan bizleri hiçleştirmek için değil; mevcut durumun tespiti için yazıyorum. Zira dengeleri anlamadan, bölgeyi okumadan sırf Kıbrıs için kristal kürenin başına oturmak, bize son derece sınırlı bir gelecek okuması sunar.
Esad sonrası Suriye, artık “savaş bitti mi?” sorusundan çıkıp “yeni düzen kimler arasında kurulacak?” noktasına gelmiş durumda. Türkiye’nin terörsüz Türkiye söylemiyle eş zamanlı olarak Suriye’de yeniden pozisyon alması, Paris’te ABD hamiliğinde gerçekleşen ve Tel Aviv–Şam hattındaki ilişkilerin normalleşmesini hedefleyen görüşmelerle aynı tarihlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te olması “tesadüf” ile açıklanamayacak bir durum olsa gerek.
Bu bağlamda İsrail cephesinde de ilginç sinyaller var. Azerbaycan ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın dillendirdiği “Türkiye ile iyi ilişkiler” vurgusu, sadece bir temenni cümlesi değil. Zira açıklamanın yapıldığı yer kadar, paylaşılan bir detay da oldukça önemli. İsrailli bakan, yaklaşık bir ay önce, iki ülke arasında olası kriz anlarında iletişimi sağlayacak bir mekanizma kurulması için üst düzey görüşmeler gerçekleştirildiğini de aynı ziyarette duyurdu. Anlayacağınız, bölgedeki gerilimlerin kontrol edilemez hale gelmesini istemeyen bir İsrail var karşımızda. Ya da ABD mi demeliyim acaba? Arap ülkeleriyle ilişkiler, özellikle Körfez hattı, yeniden tartılıyor. İbrahim Anlaşmalarına katılan ülkelerin sayısında artış ihtimali de konuşuluyor ama bu, yarın imzalanacak bir belgeden çok; Washington merkezli bir beklenti, bir zorlama gibi duruyor. Üstelik Gazze sonrası siyasi iklim bu tür normalleşmeleri fazlasıyla kırılgan hale getirmiş durumda.
ABD–İran gerilimi ise bütün bu resmin arka planındaki uğultu gibi. Bazen yükseliyor, bazen geri çekiliyor ama herkesin risk hesabında sabit bir değişken olarak duruyor. Trump’ın İran’a doğru hızla ilerlediğini duyurduğu Amerikan donanması bir yanda, karşılıklı açıklanan askeri tatbikatlar diğer yanda. Diplomasiye şans tanınacağı yönündeki açıklamalar ise bu sert dilin hemen arkasından geliyor. İran’da kaç protestocunun rejim tarafından öldürüldüğüne dair hâlâ net bir açıklama olmaması da bu belirsizliğin parçası.
Ve bu karmaşanın ortasında Doğu Akdeniz’e, Kıbrıs’a bakıyoruz.
Son liderler görüşmesinde masada dokuz madde var: Türk tarafının “metodoloji” olarak adlandırdığı dört maddesi, Rum liderliğin son görüşmede masaya koyduğu esası da içeren beş maddesi. Ancak görüşme sonrası ne 5+1 formatında bir zirve, ne de çözüm müzakerelerinin başlayacağına dair somut bir takvim ufukta görünüyor.
Özellikle Hristodulidis’in sunduğu beş maddenin ilki dikkat çekici: Kıbrıs sorununun çözüm zemininin yeniden teyit edilmesi. Teknik bir giriş maddesi gibi sunulsa da siyasi ağırlığı büyük olan bu madde üzerinden geliştirilen teyit beklentisi, yakar topu Tufan Erhürman’ın kucağına atmakla kalmıyor; Ankara ile ilişkiler bağlamında onu zor bir pozisyona itmeyi de hedefliyor. Yani bir anlamda Hristodulidis bu yaptığı ile çerçeveyi bugünkü siyasi güç asimetrisiyle bir “ön şart”a çevirmeyi hesaplamış gibi görünüyor.
Burada altı çizilmesi gereken nokta şu: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, çözümün siyasi eşitlik, etkin katılım ve güç paylaşımı temelinde kurulacağını tarif eden bağlayıcı bir çerçeve sunuyor. Tartışma bu çerçevenin varlığı değil; bugünkü siyasi konjonktürde, hangi niyetle ve hangi güç dengesi içinde bir “ön koşul”a dönüştürülmek istendiği.
Nitekim Erhürman ilk görüşmede, BMGK kararları ve yakınlaşmalardan söz ederek federasyonu adını anmadan tarif etmişti. Ancak gelinen noktada bu yaklaşım Hristodulidis için yeterli görünmemiş olacak; talebin karşılanması ya da karşılanmamasının yaratacağı gerginliğe oynamak yoluyla, şu aşamada daha avantajlı bir pozisyon yaratmak amaçlanıyor.
Ama asıl mesele şu: Bölge bu kadar hızlı değişirken ve taraflar yeni pozisyonlar ararken, Kıbrıs’ta hâlâ federasyon mu, iki devlet mi gibi ezber kalıplarla ilerlenebileceği varsayılıyor. Oysa sorun çözümün adı değil, niyeti.
Kıbrıslı Rumlar, yönetimi ve kaynakları adil biçimde paylaşmaya gerçekten hazır mı? Siyasi eşitlik fikri içselleştirildi mi, yoksa hâlâ zamana oynanan bir süreç mi yürütülüyor? Bugüne kadar verilen işaretler, samimiyet konusunda ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Elbette bu soruyu yalnızca Kıbrıslı Rumlara yöneltmek de kolaycılık olur. Peki Kıbrıslı Türkler gerçekten paylaşmaya, birlikte yönetmeye ve bunun gerektirdiği sorumluluğu üstlenmeye ne kadar hazır? Siyasi eşitlik yalnızca talep edilen bir hak mı, yoksa içi doldurulması gereken bir ortaklık vaadi mi? Ankara ile kurulan ilişkinin sınırları, bu ortaklığın önünü açacak şekilde mi tanımlanıyor, yoksa belirsizlikten beslenen bir konfor alanı mı yaratıyor?
Doğu Akdeniz’de dengeleri ve Kıbrıs Sorununun akıbetini şekillendirecek olan şey dokuz maddenin varlığı değil. Bölge fırtınadayken, Kıbrıs’ta yerinde sayan bu dilin artık kimseyi çözüme taşıyamadığı gerçeği. Eşitlik ve adil paylaşım iradesi ortaya konmadan, en parlak metinler bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm. Peki yeni bir dil üretebilecek irade Kıbrıs’tan çıkar mı? Liderler de, halklar da bunu gerçekten tartışmaya hazır mı? Bence kafa yormamız gereken esas mesele tam olarak bu.


































