HavadiSanat

1 Temmuz 2018 Pazar | 11:30
Bedia Balses

PUS

Hafif puslu bir öğlen vakti. Çok kitap okunmuş, çok yazı yazılmıştı. Yıllarca yazdıkları vardı heybesinde. Her şey çok uzaktaydı. Ne kitaplar, ne kahramanlar, ne yazılar eşlik edemiyordu düşüncelerine. Uzaktı. Etrafındaki çok insan uzaklığının mesafesini tahmin bile edemiyorlardı. Tenha yol kenarında biten bir diken gibiydi sanki. En çok kendine, en çok hayatına batan. Battıkça iltihaplanan bir yaraydı. Eskide kalmış ve terkedilmiş bir evin odalarıydı. Uzak bir boşlukta eski zamanlar çiçeklerin fışkırdığı ve kuruyarak bozkırlaştığı bir yerdi. Kaybolsa kimselerin bulamayacağı upuzun yollar gibiydi. Rüzgarlar vardı kulaklarında. Rüzgarlar ruhundan geçiyor, sarsıyor, yürümesine engel oluyordu. Etraf çok kalabalıktı. Ancak o kalabalığın o delirten tenhalığındaydı. Çoktan bir çizgi çekmişti hayat hikayesine. Dolu dolu gülmeyi ince köy yollarında kaybetmiş gibiydi. Küçük bir ele tutundu. Öylesine sıcak, öylesine yumuşak, öylesine kutsaldı ki. Sanki kazandığı ekmek, alın teri, verdiği hayat mücadelesinin ışıklı yüzüydü. Kirlenmemiş ve kirlenmeyecek olan her şeyin eliydi. O eli sımsıkı yüreğinde tutuyor, yürüyüşüne engel olabilecek kadar ona sarılıyordu.

Uzaklığının her türlü açıklamasıydı o. İnsanlarla arasına giren o kara çalılar arasında açan eşsiz bir çiçekti. O bir mucizeydi. Karanlık bir dünyanın ortasındaki ışıklı gülümsemeydi.
Uzaklığından kurtarmak istiyordu onu. Elini sıktıkça sıkıyordu. O el insanlığı temiz leyecek ellerden herhangi biriydi. Temizliği ve kirlenmemişliği temsil ediyordu. Aşkı ve sevdaydı. İnsan için yazılabilecek tüm iyi ve güzel şeylerin karşılığıydı. El etti, eli yüreğine değdi. Yüreğindeki yumruyu söküp atmak ve o ışıklı eli özgür bırakmak istiyordu. Gözleri tenha köy yollarına döndü. Ruhundaki rüzgarlar devam ediyordu…

MEDYA VE GERÇEKLİK

Eğer dikkatli değilseniz, gazeteler sizin zulüm gören insanlardan nefret etmenize ve zulmü uygulayan insanları sevmenize sebep olur…
(Malcolm X)

Yukarıdaki fotoğraf şüphesiz ki Vietnam savaşının dehşetini dünyaya anlatan en çarpıcı karedir. Bu fotoğrafın en akıllarda kalan yanı dokuz yaşındaki Kim Phuc’un, vücudunda yanıklarla bombardımandan kaçarken çekilmiş görüntüleriydi. ABD savaş uçaklarının attığı napalm bombasıyla köyü bombalanmış, 1972 yılında yaşanan bombardımanda ise dehşeti yaşamış, Napalm’in şiddetiyle kıyafeti parçalanmış ve vücudu yanıklar içinde kalmıştı.
Associated Press fotoğrafçısı Nick Ut, Kim’in yaşadığı dehşet anlarını görüntüleyerek Pulitzer ödülü dahil olmak üzere pek çok ödüle layık görülmüştü. Dünyanın gözünü Vietnam Savaşı’na çeviren fotoğrafıyla küçük kız, savaş karşıtlarının bir bakıma ikonu haline geldi.
Yukarıdaki iki kareye iyice bakın. Özellikle de basın ve televizyonun hayatımızdaki yeri ile bizi istediği gibi yönlendirerek, aslında medyanın hayatımıza neler yapabileceğini, gerçekler, olaylar, yaşanmışlıklarla nasıl oynayabildiğini, insanların görüşlerini, düşüncelerini, duygularını nasıl yönlendirdiğini düşündürmektedir bize. İnsanları belli bir kareye nasıl bakmaları gerektiğini bin bin bir hile ile verebildiğini resmediyor. Hangi açıdan, hangi perspektiften bakılması gerektiğini ayarlayarak, fotoğrafların, olayların gerisindekileri sorgulayamayan ve medyanın istediği gibi düşünen insanları yaratabileceğinin gücünü sergiliyor. Olayları istediği biçimde rötuşlayıp, süsleyip, evirip çevirerek dehşeti bir eğlence, yalanı bir gerçek, gerçeği bir yalan, aşkı bir heves yani yaşamı kocaman bir kandırmacaya çevirebiliyor. Bizlere neyi nasıl düşünüp, nasıl göreceğimizi öğretiyor ve korkarım ki yeterince de başarıya ulaşıyor.

İşte dünyanın en dehşet savaş fotoğraflarını bile renklendirerek, üzerinde oynayarak başka bir şekilde sunuyor önümüze. Bu aslında bizim hayatımızın içindeki yaşadıklarımızın da fotoğrafı. Kendi ilişkilerimizde, evlerimizde başka başka insanlarken kendimizi farklı kalıplara sokup satmıyor muyuz değişik yerlerde? Bin bir türlü kandırmacalarla da yüzlerimizi, gözlerimizi, davranışlarımızı, ifadelerimizi rötuşlamıyor muyuz? Kolayca kabullenen, sorgulamayan, kandırılabilecek insanlar olmasak medya üzerimizde bu kadar güçlü olabilir miydi?

Gazete, televizyon derken şimdi sosyal paylaşım siteleri hayatımızın üzerinde yön verici duruma geldi. Onların güzel dediğini “güzel”, “kötü” dediğini “kötü”, “namussuz” dediğini “namussuz” kabul ediyoruz. O aptal kutulardan yansıyan yüzleri tanıyoruz. Medya liderini de yaratıyor, güzelini de, sanatçısını da… Gündemimizde ne olup ne bitecek sunuyor önümüze. Konularımızı buluyor, gündemimizi yaratıyor, videolarını, kartlarını, sözlerini hazırlayıp suni bir gündem yaratıyor.

Medyanın olayları kavrayış ve algılayışımız üzerinde bize paket servis gibi sunduğu her şeyi alıp sorgusuz sualsiz kabul etmek ve bunu yaşamlarımıza yerleştirmek işte tam da iplerin başkalarının elinde olan kuklalar olmak yaşamak demek.

Medyanın söylediğine değil söylemediğine, söyleyemediğine, gizlediğine, arka mahallelerde göstermediğine, yer vermediğine, ortaya çıkan yanlılığa baktığımızda dördüncü kuvvet olarak medya, çeşitliliği, çoğulluğu temsil ediyor. Bunun üzerinden kendi “etiği”ni belirliyor, doğrularını çoğunluğun üzerine empoze ediyor. Ortaya çıkan sonuç şu: “Medya çeşitliliği değil, çoğunluğu yani “kamuoyunu” temsil ediyor. Marjinal, azınlıkta kalmış, sesini duyuramamış olanlar bu fotoğraf karesinin dışında kalıyor. Vietnam’da bombalama etkisiyle acı içerisinde vücudundaki yanıklarla ağlayan çocuğu allayıp pullayıp önümüze pembe bir tablo olarak sunabiliyor. Dikkatli olmazsak önümüze sulan her şeyi sorgusuz sualsiz kabul eder bir noktaya gelmemiz hiç de zor değil. Hayatı anlamaya, sorgulamaya, derinliğine bakmaya ihtiyacımız var. Medya denen kocaman devin yalnız bize sunduklarıyla yetinmeyip, sorgulamak, araştırmak, anlamaya çalışmak ilişkilerimiz üzerinde de bunu gerçekleştirmek o çarkın dişlilerine yem olmamak da demek.

ZAMANA ASTIKLARIM

“Her tarafı kirli balçıkla sıvalı bir pencere düşünün. Dışarıyı hiçbir şekilde görmenize imkan yok. O kirli pencerenin ardından gerçekliği anca varla yok arası bir hayal olarak seçebilirsiniz.
İşte bizler bu çamurun ardından seyrediyoruz… Her şeyi. Kendimizi bile… Meskalin benzeri maddeler o balçık sıvanmış kirli camın ufak bir noktasının bir anlığına temizlenmesine benzetilebilir. O bir anlık temiz noktadan her şeyi olduğu gibi seyredebilirsiniz. İlk defa gerçekten görebilirsiniz. Eğer algının kapıları temizlenebilseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz…”
Aldous Huxley