“Havadis Gazetesi’nde” yazmaya başlarken…

0

Zannetmiyorum ki hiçbir gazeteci uzun yıllar çalıştığı gazetesinden bir başka gazeteye geçerken sevinç duysun… Hele bu gazeteci “ben,” gazetesi de “Halkın Sesi” olursa!
Bu duygu ile Havadis Gazetesi’nde yazmaya başlarken yine de sorulacaktır: “O zaman neden yıllardır ‘köşesinde’ yazdığın gazetenden ayrıldın?”
Galiba yaşamın bir cilvesi de budur: “Asla tekdüzeliğin olmadığı hayatlar…” İnişlerle yokuşlar, belki bir durakta uzun süre beklemeler… Yahut yitip giden fırsatlar, kullanıldı mıydı sayesinde sahip olunan imkânlar… Büyüklük yahut küçüklük…
Hayata nasıl bakarsanız bakınız: Zaman size rağmen akar gider. Ve ne derler? “Zamanı durduramazsanız.” Olayları da! İster katılın ister dışında kalın. Onlar size rağmen oluşurlar.
Tutun ki işte böylesi bir süreç nedeniyle Havadis Gazetesindeyim. Değişen sadece “mekândır.” Ötesi, kaldığım yerden devamdır… “Dalya” diyeceğim güne kadar “haydi vira!”  

***
Anastasiadis’in oynamaya niyeti yok
Eylül ayı başlarından beridir Rum lider Anastasiadis önce Ekim’de başlanacağı söylenen, ardından Kasım’a ertelenen “müzakereleri” sulandırmak için elinden gelen muzırlığı yapıyor.
Önceleri “verin Maraş’ı görüşmelere başlayalım” diyerek pimi çekilmiş bombayı KKTC patlatıp bir süre durum vaziyetleri seyrettikten ve Türk tarafının Mağusa limanının uluslar arası trafiğe açılması şartını” öne çıkardığını gördükten sonra, bu kez de görüşmelere başlamak için kısaca şu “olmazsa olmazlarını” sıraladıydı:
*Türk tarafı iki devlet yahut Konfederasyondan kesinlikle vazgeçmelidir…
*Kıbrıs Cumhuriyeti hakları güvence altına alınmalıdır. Otomatikman bütün sakinlerinin hakları da…           *Kıbrıslı Türkler ayrılık eğilimindeyken veya iki devlette ısrar ederken menfaat beklememelidirler… (Doğal gaz konusunda.)
*Müzakerelere iki taraf yanı sıra Türkiye, AB ve Yunanistan’ın da katılması gerekir.
*Kıbrıs Cumhuriyeti iki bölgeli iki toplumlu bir federasyona dönüşeceğinden ve tümden AB üyesi olacağından, bir AB yetkilisinin de görüşmelere müdahil olması gerekir…
*Müzakerelerin ilk prosedürü BM’ler himayesinde olacağıdır… Çözüm zemini 1997-99 BM’ler GK’i kararları ile 2006 anlaşması ve BM’lerin öteki kararları olacaktır…
Geçen süre içinde Anastasiadis bu koşullarına peş peşe yeni koşullar takarak sonunda görüşmelere başlamak için “ortak metin” hazırlanmasını ve önce bu ortak metin üzerinde anlaşmaya varılmasını istedi ki işte şimdilerin krizi de bu olmakta.
“Ortak metnin” kapsamına sokulup “kabul edilmesi” istenen koşullar hem yukarıda saydıklarımız olmakta hem de “tek Kıbrıs (vatan) tek yurttaşlık, tek uluslar arası temsiliyetle doğal olarak bunlara uygun bir çözüm gözlenmektedir. Tabi adı da bu koşullara uygun olarak “Birleşik Kıbrıs Federal Cumhuriyeti” falan olacaktır…

DAHA GÖRÜŞMELER BAŞLAMADAN YAŞANAN HAYAL KIRIKLIĞI: Genç Dışişleri Bakanımız Erdil Nami onca iyi niyetine, bu iş 2014”ün Mart ayında biter demesine karşın zannedersek büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır…
Nitekim aldığımız haberlere göre Türk tarafı ilk aşamada “tek kimliklilik ve Kıbrıslılık” gibi bir siyasi tasarrufa sıcak bakmıyor… Önce İki bölgeli iki toplumlu federasyonu tesis edelim sonra zaman içinde iki halk arasında kurulacak yeni ilişki ve gelişmelerle süreci daha ileri aşamalara götürebiliriz deniyor…
Zaten eklemek gerekiyor: Her iki halk da “iki ayrı bölge iki toplumluluk ötesindeki bir çözüme şu aşamada hiç hazır değillerdir…  

***
Yorgancıoğlu hükümeti başlayamıyor
Ya Koalisyon hükümeti, “acaba nereden başlayalım” kararsızlığında olduğu için hâlâ yerinden kıpırdayıp memleketin sorunlarına sarılamadı yahut da o kadar büyük sorunlarla karşılaşacağını tahmin edemediği için “şok” oldu, ayılamıyor!
Nitekim bayram da geldi geçti ama hükümet kuruluşundan bugüne kadar gelip geçen zaman içinde gördüğümüz “çiftçilerin büyük eylemleri” sonunda çeke söke aldıkları hakları olan paraları bir, bir de artık KKTC’nin kanserojen maddesi haline gelen “Lefkoşa Belediyesinin” malullüğüne ekstradan ulanan diğer belediyelerin malullüğü iki…

Kİ İNSANA ACIYLA HATIRLATIYORLAR: “Nelere sahiptik neleri yitirdik!” 1974’ten hemen sonra ele geçen seksen bin dönümlük Narenciye bahçelerinden elde kalan kırk bin dönümü gibi…
Yahut Kuzey’de ele geçen Rum’un yüzde seksen oranındaki mülküne, TC’den kaydırılıp maldar yapılan nüfusa karşılık tarım ve hayvancılık sektörünün vizilemesi gibi…
Kurulan onlarca Kooperatifin, Sanayi Holdinglerin, oluşturulan devlet sektörlerinin, ilk defa “bizimdir” dediğimiz için gurur duyduğumuz KTHY’nin batışları gibi…            Sonuçta anladık ki “hazıra konmakla, rant ekonomisi ile ne patron olunur ne de memlekete sahiplik konur…
Böylesi bir sürecin “batıkları” üzerinde “hükümran” olmak çoban kulübesinde padişah rüyası görmekten farksızdır…        Nitekim CTP ikinci kezdir iktidardadır ve onca büyük iddiasına karşın ikinci kez iktidara yine büyük sorunlarla başlamaktadır. Üstelik ilk defa “kendi bünyesindeki sen ben hesaplaşmalarından kaynaklı sorunları” ile!…

BUNLARA KARŞIN DEVLETİZ: Beğenmesek de “devletiz…” Ve tüm organları, sektörleri ile her sabah yeni bir güne uyanan bu memleketin insanları “istikrar, iç barış” gözlemektedirler. Sorunların altında soluksuz kalıp “battık mahvolduk” diye feryat etmeyi değil!
Ki artık öncesinde sahip olduğumuz tüm “batıklarımıza” ek, bu kez de Kıb-Tek ve Sigortalar için alarm boruları çalıyor…        Fakat tam bu aşamada ne yapıyor hükümet? Belki yapılması gerekmektedir ama çok zamansız bir kararla “milletvekillerinin transferlerinin önlenmesi için yasaklar koymaya” çalışıyor…
Öte yandan bir başka marjinal kesim de bir damlasına hasret kaldığımız suya nazire; Türkiye’den gelecek suyu “göbek kordonuna” benzeterek “işte şimdi Türkiye’ye göbekten bağlanacağız” diye ağlaşıyor!… Ben bu olaya her ne kadar “ne hazin bir vakıa” dediysem de hadi ekleyeyim.
Bu vatanı milleti o kadar çok seviyorsanız, önce devletin kendi ayakları üzerinde duracağı sahiplik bilincini ortaya koyun ki bir gün Güney’le olası çözümde bu kez de “Rum’un esiri” olunmaya! Ve ekleyeyim: Batırdıklarımızı batırdık. Bari elde kalanları kurtaralım…