Köşe Yazarları

Güneşle birlikte yürümek -1-







Genç erkeklerin saçlarını yeni uzattığı yıllardı, mevsim sonbahardı ve sağanak yağmurlar yağardı Lefkoşa’ya, Musalla bölgesinde hisaraltları tekmil göl olurdu, hisarüstlerinde efkalipto ağaçları sırılsıklam ve hisarların karşısında Taksim Sineması’nda gündüz gösterimi sürerken, yanındaki Gençlik Pavyonu tıklım tıklım dolardı.




Aylardan ekim olduğu için yağmurlar günboyu sürmezdi, ara sıra bulutlar dağılır, güneş açardı, işte o vakitlerde güneş toprak kiremitli evlerin hakim olduğu Lefkoşa kentine çoktandır uğramamış gibi açardı, insanlar güneşi hiç görmemiş gibi tekrardan dışarıya salınmak için can atarlar, güneşin ılık sıcaklığı altında sokak ve caddeleri yeniden doldururlardı…



Mevsim ne yaz olurdu ne kış, ne üşütürdü ne sıcaktan bunaltırdı; vakit muhtemel günün ikinci faslıydı yani öğleden sonra.

Yağmur yağsa da, her taraf ıpıslak olsa da havalar dışarıda gezinmeye ve oturmaya müsait olduğundan Girne Kapısı’ndaki kahvehaneler, ki ne en ünlüsü Efe’nin kahvehanesiydi, hasır sandalyelerini tekrardan dışarıya çıkarıp dizerler, yağmurdan evlerine sokulan ya da bir yerlere sığınan kahve müşterileri de sandalyelerde yerlerini almak için sabırsızlanırlardı…

Çok geçmeden Girne Kapısı ana baba gününe dönerdi.

Seyyar satıcılar günün son yevmiyelerini çıkartmak için caddenin çeşitli yerlerine yerleşir, Ali Conk Bayır motosikleti ile ortalıkta birkaç tur attıktan sonra gazetelerini tüketmenin rahatlığı içinde ona buna sataşırdı; kendisine de sataştıkları gibi…

Güneşin parçalanmış ışıkları yollarda göllenen su birikintilerinde oynaşırken, ıpıslak sokaklara çıkan genç erkekler itinayla ütülenmiş pantolonlarının paçaları ıslanmasın diye aşırı titizlik gösterirlerdi; ayaklarına geçirdikleri topuklu botlar ise çamura ve yağmur sularına batıp çıkıp kirlenmemeli, vitrindeki gibi görülmeli, boyası solmamalıydı…

Siyaset o günlerde de vardı; çeşitli fikirler de olabilirdi ama bunlar şarkı sözlerinden işitilmez durumdaydı.

Günümüzdeki gibi politikacıların sesleri şarkıların seslerini boğmazdı.

Gençler, cemaat meclisinin üyelerinden çok Beatles ve Rolling Stones’un üyelerini bilirler; politikacı ve liderlerinin fotoğraflarından çok evlerine bu müzik elemanlarının afişlerini asarlardı; o kadar ki bir dönem parmaklarına kalın altın yüzük takan ve kolları ile bileklerine ay yıldız dövmesi yapan gençlerin yerini Beatles dövmesi yapan gençler almıştı ki bir müddet sonra rüzgara karşı yürüyüp sırtlarına parka geçirecek olan gençler de bunlar olacaktı…

Hayat bambaşkaydı ve güzeldi, anlatılamaz doğrusu, radyolarda “sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar” şarkısı söylendiğinde, o gençler gerçekten de sevdiği kızı en derin, en anlamlı sevenin kendisi olduğuna inanırdı; bir başkası onun kadar sevemezdi, bu yüzden okullarda derslerini asanlar, kışlalarda nöbetini aksatanlar vardı…

Diyeceğim, böyle yağmurlu günlerdi ama güneş açardı ve güneş açtığında ve her taraf henüz sırılsıklamken, o güneşle birlikte yürümeyi kim sevmezdi…

Kısacası, böyle mevsimlerde güneşle birlikte yürümeyi unuttuğumuzu söylemeye çalışıyorum…

 

 









Başa dön tuşu