Gülüşümü “Cemali”Ne Kazıdığım

1 Ekim 2017 Pazar | 11:23
Bedia Balses

Yaşamın rahminden kopup geldin, HOŞGELDİN.

Yüzümün saklı  anlamlarının acısını anlatan isminle, susuz, densiz, sözsüz bir dünya takviminin sararan ve dökülen yaprakları arasından gösterdin CEMAL’ini. Etraf serinlemiş, deniz aşkından sularını köpürtmüşken, geldin tam 10 yıl önce… Göçmen kuşları bile erteledi gidişlerini; aşk kendi deliliğine şaştı sen gelince. Beti benzi atan bir öğlen vakti verdiğim savaşın ortasına geldin. Ruhumdaki yükün ağırlığı olanca gücüyle zorlarken bedenimi ağladın, güldün, geldin. Gülüşümü Cemaline kazıdığım, hoşgeldin…

 

Hoşlukla değil, boşlukla dolu bir insanlık düzeninde susuz toprağın kurak geleceği oldu buluşma yerimiz. Sana nice acılar garantisiyle dolu yılların yorgunluğunu hazırladım. Seni delinmiş gökyüzü, rengi atmış mavilikler, içi samanla doldurulmuş düğünler, şiirsiz geceler, sevişmesiz döllenmelerle yıkanmış insanların memleketinde yere düşmeyen bir sevdanın çığlıklarıyla bekledim. İnan, sana daha iyi bir yer, kendime daha iyi bir yol bulmak isterdim. İçimle, düşümle, acımla, şiirimle, kitabımla, gözyaşımla besledim seni.

 

Yenilmeden kendime, kendimden çok büyütmek için, sana döndürdüm yelkenimi. Sonbahar gecelerinde direnen yasemin bildi. Yaprağını kalkan yapan çam gördü gözleriyle. Bahçede uğuldayan rüzgar sezdi geleceğini. Verandalarda gizlenen sohbetler tanık oldu upuzun gecelerde. Sözsüz anlaşanlar, sözlerle kavuşanlar, var olmadan doğuranlar, kimliksiz dolaşanlar sardı etrafımı. Ezberledikleri kavuşmaların empozesini dökerken eteklerime, ağrılı gecelerimde bir-bir hepsi boğazıma yapıştı. Öğretilerini öğrenmemek, bildiklerini reddetmek, gördüklerini sahiplenmemek inadıyla sarıldım sana. Ters yolların istikametine diktim gözlerimi. Yasaksız, bağımsız açan kına çiçeğinin rengini verdim adına. Sana çatlamış narın kan kırmızısından bölünmeler ayırdım. Ağrılıydım, dudak kenarımdaki çıkınımla çıplaktım. Yorgundum kendime, terimle çıktım karşına. Sense, geldiğin ülkenin bilinmezlikleriyle karşımda baştan aşağıya gerçeğimdin. Bildiğim duaların bilincinde, yazdığım satırların derininde, okuduğum kitapların ötelerindeydin. Etrafta atılı çöpleri, çöpe dönen bedenleri, artık, atık gibi yaşayan kimlikleri ayıklayamadım buluşmamızda. Maden kazalarındaki ağlayışları, kapkara kaderiyle dönen insanlığı, tacize uğrayan çocukları, aç kalan insanları, savaşları, yok edilen çevreyi, ısınmayı, soğumayı, volkanı, ozonu… ayıklayamadım buluşmamızdan.

 

Gerçeklerin en kör noktasında, hazırlıksız, rötuşsuz, makyajsızlığımla gör ve bil istedim geldiğin yeri. Dört bir yanı duvarla çevrili adamızın çıkmaz sokağında baktım yüzüne. Lefkoşa’daki yaseminin kokusuna başka kokular karıştı. Mağusa’nın surları yetemedi korumaya kimliğini. Etrafta arabesk şarkılar lahmacun tadında bir yaşamı pompalarken çıkıp geldin. Çıkmazlıklarımla dolu kapılarımın, rengi atmış yarınlarımın, muştusuz imzalarımın delici yalnızlığını bil istedim. Sen, “acıların hazırlıksızlığıyım” dedin ve ağladın. “Delirmelerin kırılma noktasıyım” dedin ve sustun. “Çılgın sevdaların kanıtıyım” dedin ve uyudun. Seni sen yapan gerçeğinle sardım sarmaladım kanamalarımı. Sarılmayan nice açık yaranın rengi bulaştı üzerine. Kanına dolaştı, damarlarına karıştı karmaşam. Göbeğimden göbeğine yol olan bağı kestilerse de beni sana seni bana bağlayan o şiirsel, o derin, o dipsiz, akıl almaz, iflah olmaz aşk daha da kuvvetlendi sen büyürken. Eziyetli bakışım bakışına dolaştı. Ayıklayamadım düğümlenen sezgilerimi senden.

 

Sen, çırılçıplak gerçeklerle dolu, ezbersiz bir yarına çıkıp, geldin. Hoşgeldin.

Karşında sözün bittiği yerde, aşkın sana dönüşmüş gerçeğindeyim.

 

 

ÇOCUKLARIMA

 

Diyelim ıslık çalacaksın ıslık

Sen ıslık çalınca

Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes

Kimse çalamamalı senin gibi güzel

 

Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın

Senden önce kimse saymamış olmalı

Senin saydığın gibi doğru ve güzel

Hem dalgaları hem saymasını severek

 

De ki sinek avlıyorsun sinek

En usta sinek avcısı olmalısın

Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta

Örgüt yoksa seninle başlamalı

 

Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun

Düşün düşünebildiğince üç boyutlu

Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya

Sanki senden önce düşünen hiç olmamış

 

Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun

Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum

Düşlerini som somut görüp şaşsınlar

Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

 

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum

Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz

De ki bütün işe yarayanlar

İşe yaramaz sanılanlardan çıkar

 

 

Aziz NESİN

 

 

——————————————————————————-

KÜÇÜK OĞLUM SORUYOR(*)

Küçük oğlum soruyor bana : Matematiği öğreneyim mi?

Şöyle cevaplamak geliyor içimden : Ne diye!

İki parça ekmeğin tek parçadan fazla olduğunu

Okumadan da anlayabilirsin sen.

Küçük oğlum soruyor bana : Fransızca öğreneyim mi?

Şöyle cevaplamak geliyor içimden : Ne diye!

Bu ülke çökmek üzere.

Sen karnını oğuştur elinle, biraz da inle

Onlar anlarlar derdini.

Küçük oğlum soruyor bana : Tarih öğreneyim mi?

Şöyle cevaplamak geliyor içimden : Ne diye!

Başını toprağın altına sokmayı öğren

Böylece hayatta kalırsın belki.

 

Ve sonra : Evet öğren -diyorum- matematiği.

Öğren Fransızcayı, öğren tarihi!

 

 

Bertolt BRECHT

 

Çeviri : Hasan KURUYAZICI

 

 

(*) “1940” isimli şiirin altıncı bölümü

———————————————————————————————————-

Geçen haftaki sayfamda yazının sonunda çıkması gereken ancak bir hata sonucu yayımlanmayan şiirimiz Esen Karaç imzalı:

 

SEN OLDUM ANNE

Mart sabahıydı,
Sen oldum anne.
4’den 1 çıkınca eksik kaldı her şey

Çiçeklerin, Eylül’e kadar zor dayandı

Rüyamda geçirdiğimiz gecelerin sabahı,
Daha eksik uyanıyorum bir öncekinden…
4’den 1 çıkınca tek kaldık o sabah.
Saat 9.21’di,
Ben, sen oldum anne.

 

Esen Karaç