Magazin

Gülsoy: Kıbrıs beni ben yapan yerdir






Mimar olmak için geldiği Kıbrıs’tan mimarlık diplomasının yanında, oyunculuk deneyimi ve aşkıyla Türkiye’ye döndü.  Ünlü oyuncu Buğra Gülsoy “Aile yanından uzaklaşıp yeni dünyalara ilk adımımdır” dediği Kıbrıs’ı hiç unutmadı.

Şenay ÇELİKKAYA

 

Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden 2004 yılında mimar olarak mezun olan Buğra Gülsoy, adada dört yıl daha kalarak Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nda çeşitli oyunlarda rol almıştır. Kıbrıs’a yerleşmeyi planlarken aldığı bir teklifle sanat hayatına Türkiye’de devam etmiştir.



22 Şubat 1982 Ankara doğumlu Gülsoy, Kıbrıs Film Derneği’nin kurucularındandır. Mimar, fotoğrafçı, senarist, yapımcı, yönetmen, seslendirme sanatçısı, yazar ve başarılı bir oyuncu olarak kariyer basamaklarını tırmanmaya devam etmektedir. “Birinci Kıyamet” ve “İkinci Kıyamet” adlı iki kitap yazdı ve son olarak iki seriyi bir kitapta topladığı “Kıyamet” isimli kitabı piyasaya çıktı.

Buğra Gülsoy sıcakkanlı, sevecen, sempatik ve mütevazı kişiliğiyle, ada ruhunu hiç kaybetmemiş bir Kıbrıs aşığıdır.

Başarılı sanatçı tüm yoğunluğuna rağmen bize zaman ayırdı ve ağırlıklı olarak kendisiyle Kıbrıs üzerine bir sohbet yaptık ve ayrıca yazdığı kitaplar hakkında da bilgi verdi. Sorulara verdiği içten cevaplarıyla yüreklerinize dokunacağına inanıyorum.

 

 

Doğma büyüme bir Ankaralının, Doğu Akdeniz Üniversitesinde bir mimarlık öğrencisi olarak başlayan Kıbrıs serüveni hayatınızı nasıl şekillendirmiştir? Kıbrıs’ın sizin için anlamı ve önemi nedir?

-Kıbrıs, kendimi bulduğum, özümü öğrendiğim, dünya görüşümün yeşermeye başladığı dönemdir benim için. Aile yanından uzaklaşıp yeni dünyalara ilk adımımdır. Kıbrıs, beni şimdiki ben yapan en önemli yerdir. Yollarımı seçtiğim yerdir aynı zamanda. Ankara’ya dönüp de mimarlık yapmaktan vaz geçip, kendimi daha iyi ifade edebileceğimi düşündüğüm tiyatroyu seçmemdir. Kıbrıs ilklerimdir. Hep özel kalacak benim için.

 

Kıbrıs’ta dört yıl eğitim hayatınız sonrasında, dört yıl da Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nda görev yaparak toplamda sekiz yıl boyunca Kıbrıs halkı içinde oldunuz. Sadece Kıbrıs’ta yaşamadınız; siz aslında Kıbrıs’ı yaşadınız. Bu yüzden sizin yorumunuzla Kıbrıs halkını nasıl anlatırsınız?

-Bütün büyük şehirlerinde yaşadım, Mağusa, Lefkoşa ve Girne. Kıbrıs halkını okurken değil, mezun olup da adada yaşamaya karar verdiğimde tanıdım asıl. İhtiyarların gözlerindeki geçmişin acılarını, gençlerin gözlerindeki umut ışığını o zaman daha iyi anladım. Sadece sıcakkanlı ve misafirperver değildir ada insanı; oldukları gibidirler aynı zamanda, yalan da yoktur ceplerinde kibir de.

Kıbrıs’ta sekiz sene gibi uzun bir sürede halkın arasında ada hayatını hakkıyla deneyimlediğinizi anlıyoruz; o yüzden de Kıbrıs ile ilgili gözlemlediğiniz olumsuzluklar, sorunlar nedir?

-Söyleyebileceğim tek şey, tedirgin edici bir ‘sakinlik’ olurdu herhalde. Ama bu sakinlik daha çok beklenilen bir şeylerin sıkıntısı gibiydi aynı zamanda. Kıbrıs halkını gerçek anlamda tanımaya başladığımda, o kadar kırılgan ruhlara sahip olduklarını düşünmüştüm ki, o kadar hassaslardı ki, sanki birileri onları çok üzmüş de, kendilerini fırtınanın rüzgârına teslim etmişler gibi hissederdim hep. Altında yatan sebep geçmişin ağır yükleriydi tabii. Ama emin olduğum bir şey daha var, o da; bu sakin ve vazgeçmiş duruşlarının içinde aslında büyük mücadelelerin saklı olduğu.

 

Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nda görev aldığınız zamanda “Barış” konulu bir çocuk oyunu ile Kıbrıslı Rum ve Türk çocuklarına sunulan gösteride rol aldınız. Kıbrıs sorunu ve adada iki toplum arasında barış konusunda görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

-Öncelikle belirtmek isterim ki, Kıbrıs sorunu diye bir şey hiç bir zaman olmadı benim nezdimde, ‘yaratılan sorunlar’ desek daha doğru. Çünkü ada insanı birbiriyle hiç bir zaman sorunlu değildi. Kıbrıs, siyasilerin sorunuydu hep, siyasi amaçların ve dinin de kullanılarak insanları ayrıştırma çabasıydı. Ada halkını birbirlerine kışkırtmaya, kırdırmaya çalıştılar tarih boyunca. İnanın bana, ada küresel çıkarlardan kurtulursa bir gün; içinde yaşayan insanlar özgürce yaşarlar asırlarca. Ama tabii ki de bir ütopya bu. Özellikle içinde bulunduğumuz zamanın içinde, Akdeniz ve orta doğu siyaseti böylesi çalkantılı bir döneme girmişken, ada halkı için diyebileceğim tek şey ‘keşke’ olacak maalesef. Keşke başka bir yerde, kimsenin ulaşamadığı başka denizlerin içinde, adalıların kendi kararlarıyla özgürce nefes alabildiği bir yer olsaydı Kıbrıs.

 

Kıbrıs ile ilgili sizde saklı kalmış, unutamadığınız bir anınız var mı? Pek çok anınız olduğunu düşünüyorum ama sizin için kıymetli bir tanesini bizlerle paylaşabilir misiniz?

-Karpaz’ın en ucunda, kaplumbağaların yumurtalarını bıraktığı o ıssız kumsalın kenarında çadırda kalmıştım. Kamp kurmuştuk. Etrafta hiç bir ışık olmadığı için, o gece gökyüzünün asıl haline ilk defa şahit olmuştum. Bütün kâinatı, galaksideki tüm yıldızları izlemiştim. Büyük bir mucizeydi o gece benim için. Ama ilk kez farkına da varmıştım, aslında sonsuz evrenin içinde ne kadar da küçük ve çaresiz canlılar olduğumuzu.

 

Adada geçirdiğiniz yıllar boyunca Kıbrıs mutfağı ile aranız nasıldı? Milli yemeğimiz Molehiya’yı tattınız mı? En sevdiğiniz veya sevemediğiniz yemekler nelerdir?

-Molehiya’ya bayılırım. Sadece o da değil, Kolakas ve Kletfiko da favorilerimden ve tabii ki vazgeçilmezim Çakıstesi asla unutmam.

 

Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler adlı filmi özünde kullandığı Mağara Metaforu ile hem farklı bir derinlik hem farklı bir bakış açısı ile savaş konusu içinde barışı irdelemiştir. Bu film için Derviş Zaim’in sizi oyuncu kadrosunda istemiş olmasının özel bir nedeni var mıydı? Bu filmin sizin kariyerinizdeki önemini sizden öğrenmek istedik?

-Kuzey Kıbrıs’ta ilk uluslararası kısa film festivalini biz düzenlemiştik. O kadar çok ülkeden o kadar fazla film başvurmuştu ki festivale, Kıbrıs’a davet ettiğimiz tüm filmcilere sadece bir festival keyfi vermemiştik, onlara Kuzey Kıbrıs’ı da tanıtma imkânımız olmuştu. Uluslararası sektörde tanınan Derviş Zaim de festival jürimizdeydi. Derviş Abi’nin aklında kalmış olmalıyım ki, yıllar sonra ben İstanbul’da tiyatro yapıp, sinema filmlerinde oynarken, yeni bir filmi için benimle görüşmek istediğini söylemişti. Hiç unutmam, ilk buluştuğumuzda elindeki koca zarfın içinde senaryo vardı, bana “Senin için düşündüğüm bir rol var” deyip, zarfı uzatıp “Senaryoyu okuyunca bana cevabını bildirirsen sevinirim” demişti. Zarfı daha açmadan kabul etmiştim rolü. O beni oynatmak istiyorsa hangi rolün olacağı önemli değildi benim için. “Gölgeler ve Suretler” Kıbrıs’ı anlatan en iyi filmdir. Derviş Zaim de, film de gönlümde hep ayrı bir yerdedir. Bu filmle ilk defa oyuncu olarak uluslararası festivallerde yer almıştım.

 

Mimarlıkla başlayan kariyer yolculuğunda tiyatro, yazarlık, yönetmenlik, kısa film çalışmalarınız ve oyuncu olarak yer aldığınız dizi ve filmler derken “Birinci Kıyamet” ve “İkinci Kıyamet” isimli iki de kitap yazmış olduğunuzu öğreniyoruz. Bu yıl ise, iki seriyi tek bir kitapta birleştirdiğiniz ve “Kıyamet” isimli kitabınız piyasaya çıktı. Karşımızda mimar, tiyatrocu, yönetmen, oyuncu ve aynı zamanda bir yazar kimliğiyle Buğra Gülsoy’u görüyoruz. Kitabınızı Kıbrıslı okuyucular için kısacık anlatabilir misiniz?

-Sevginin yerini öfkenin aldığı, umutların tükendiği bir dönemde Osmanlı imparatorluğundan Fransa’ya, İspanya’dan İngiltere’ye ve Almanya’ya uzanan, tüm kıyametlerin nedeni olup zamanın çökmesini sağlayan kaçak bir yolcunun gerçek hikâyesi. Mekteb-i Sultani, bugünkü adıyla Galatasaray lisesi öğrencilerinden ilk Türk boksör Sabri Mahir’in İstanbul’dan Nazi Almanya’sına uzanan yaşam hikâyesini anlatıyor. Sabri’nin Tevfik Fikret, Sakallı Celal, Marlene Dietrich, Bertolt Brecht ve Vladimir Nabokov’la birlikte geçmiş hayatı boyunca şehirler, ülkeler, kıtalar değişiyor, insanlar değişiyor. Değişmeyen tek şey ise, sürekli beklenen o “kıyamet” oluyor.

‘Birinci Kıyamet’ de, ‘İkinci Kıyamet’ de o kadar evrensel bir gerçeği yüzümüze vuruyor ki; Sabri’nin yaşadıkları sadece geçmişin yaşantıları olarak kalmıyor, şimdiye de geleceğe de sirayet ediyor maalesef. Kötülük, karanlık insan bu gezegende nefes aldığı sürece devam edecek. Bizim onun farkına varıp da harekete geçeceğimiz güne kadar.

“O zaman daha iyi anlamıştım, hiç tanımadığımız insanların farkında olmadan birbirlerinin hayatlarını nasıl kontrol ettiklerini, hiç tanımadığımız insanların başka yaşamları kendi elleriyle nasıl tuttuklarını. Görünmeyen ipliklerle bağlıydık birbirimize. İpliklerden biri koparsa hepimiz kopacaktık.”

 

2008’e kadar Kıbrıs halkı ile kaynaşmış bir Buğra Gülsoy görüyoruz, ancak 2010 dan sonra Buğra Gülsoy artık bir ünlüdür. Kıbrıs’ı bir ünlü olarak ziyaret etmek nasıl bir his? Sizde bu anlamda değişen ne olmuştur?

-Hayatımı ve kariyerimi hiç bir zaman şöhret ve ün üzerine inşa etmediğimden, eski ben ve şimdiki ben arasında pek bir fark olmadı diyebilirim. Ben sadece işimi iyi yapma gayreti içindeyim, oyunculuk benim için bir tanınma yolu olmadı hiç bir zaman. Yaptığımız sahne işi aslında egolarımızı idare edebilme işi, elimden geldiği kadar yenik düşmemeye gayret ediyorum.

 

Sizi “Umut İnsanı” diye tanımlıyorlar. Umut aslında hepimizi yaşama bağlayan bir bağdır. Umut yoksa karanlık vardır. Buğra Gülsoy için “Umut” nedir? Nasıl anlatır?

-Yazmış olduğum serinin iki kitabında da bir anlatım var, sanırım umut ve ‘umudun var olmasının umudunu’ en iyi bu kelimeler anlatacaktır;

“Pişmanlığa dönüşürsen eğer, devam edemezsin yoluna. Yaşanan her kötünün içinde bir umut aramalı insan. Umudunu kaybedersen kötü de büyür içinde”

(Birinci Kıyamet, Güneşin Battığı Yer)

 

“İnsanın nefesi ciğerine yetene dek vermesi gereken en büyük sınavı belirsizliklerle mücadeleymiş meğerse. Tarifi olmayan bu eziyet; umudun var olup olmadığının içler acısı bilinmezliğinden ibaretmiş. Karanlık bir kuyunun içinde tırmanmaya devam ediyoruz tırnaklarımızla en tepeye, ya göreceğiz kuyunun çıkışındaki mavi göğü, ya da çoktan kapatılmış ağzı, tonlarca ağırlıktaki taştan bir silindirle.”

(İkinci Kıyamet, Güneşin Doğduğu Yer)

 

Mimarlık öğrencisi olarak son sınıfta Mezuniyet projeniz neydi? Seçtiğiniz mezuniyet projesi, sonraki Buğra Gülsoy’u çağrıştıran bir tercih miydi?  

-Ankara’nın eski hipodrom alanı içine bir kongre ve fuar merkeziydi. Bilimin felsefenin ve özgürce her şeyin konuşulabildiği bir toplanma yeri yaratmaktı amacım. Belki de en çok buna ihtiyacımız var bu çağda: birbirimizi anlamaya ve gerçek bilgiye ulaşmaya.

Fotoğraf: Kayra Sercan

 

 







Başa dön tuşu