GİT GİDE ANNE OLURSUN, GİT GİDE İNSAN

13 Mayıs 2018 Pazar | 09:53
Bedia Balses

– Anne olunca anlayacaksın
– Olgunlaşınca anlayacaksın
– Şimdi değil , ileride anlayacaksın…

Birbirine benzer cümlelerden uzayıp gidenler. İlk gençlik yıllarında ve dünyayı keşfedeceğimizi sandığımız zamanlarda beğenmediğimiz ve kabullenmediğimiz annelerimizin sözleri, çok uzun yıllar sonra bir balyoz gibi iner kafamıza. “Neden”, “niçin” sorularının yanıtlarını verdikleri ya da veremedikleri o acı cümlelerin özeti : bir gün anlayacaksın.

Yıllar geçer, çok yıllar, hayatın tarifini yeniden ve yeniden yaptığımız yıllar gelir. Neden, niçin soruları azalır. Kabulleniş, hüzün, isyan birbirine karışır. Zaman geçer, ileri olur. Adım adım aynı cümlelere yol alınır. Asla onun gibi yapmayacağım denilen tepkilerle tanışılır. Git gide anne olunur. Aniden yıllar önceden bir cümle gelir,konar insanın dudağına. Anımsamak insana acı verir. Birine benzemek bir hazan mevsimdir. Bir gün gelir anlayacaksın günü gelir. Sadece annelerin bildiği bir lisan vardır. Bir canı bitimsiz bir sevgi ile kucağına aldığın anda öğrenmeye başlanan.
Gün gelir annenin yüzüne benzersin, suskunluğuna, asaletine, kabullenişine, öfkesine, gücüne, deliliğine. Bir gün gelir her şeyle mücadele edecek bir güç bulursun kendinde . O gün “hiç kurmayacağım” dediğin cümleler kurmaya başlarsın. Hem çok zayıfsın hem de tüm dünyayı karşına alabilecek kadar güçlü. Hem çok yıpranmış hem de toprak gibi ezildikçe serleşen. Affeden ama unutmayan. Tüm kurduğun cümleleri unutursun bir gün. Yeniden yazarsın şiirlerini. Yeniden tanırsın kendini. İnsanların sahte yüzlerini bir bir ayırt etmeye başlarsın. O gün olgunlaşmanın şaşırmamak olduğunu öğrenirsin. Git gide anne olursun, git gide insan.

Haydar Ergülen “BEN HANGİ KADINDAN ŞAİR OLDUĞUMU BİLİRİM” der ya anne, “BEN HANGİ ANNEDEN ŞİİR OLDUĞUMU BİLİRİM”

Annemden Mektup:

Sen, aşkla tuğlaları örülen, şiirle temeli atılan, emekle, inançla sıvası yapılan bir eve doğdun. Hem de ateş gibi bir Haziran öğleninde. Hem de sinekli, sıcak bir Larnaka sabahına. Aşka aşık ruhumla seni aşka adadım. Aşka aşık adamıma seni aşkın tarifi ve kanıtı diye sundum. Su olup akman için seni kelimelerle yudum. Tenine acılı, duyarlı dokunuşlarla kremler sürdüm.

Dedenin bahçesinden topladığım zeytinlerden çıkardığım zeytinyağıyla ağrılarını azalttım. Sen ağladın, ben sana sütümle canımdan taşıdığım ak bir sevgi verdim. Verebileceğim en fazla şeydi bu, hep hisset istedim. Sana istediğim cicili elbiseleri, renkli çorapları giydiremedim. Maddi imkansızlıklar hiç peşimizi bırakmadı. Seni ovalarda, harnıpların gölgesinde, evimi, beşiğini, özleyerek dinlenme aralarında kokladım.

Kendi vücudumdan eksilenlerle vitaminini, demirini ayarlayamadım. Saçların bu yüzden bütün yaşıtlarına göre geç uzadı. Belki o yüzden saçlarını hep önemsedin. Hayat yeterli rahatlama şansı vermeden karşılaştırdı benle seni. Yaşamın hazırlıklı birşey olmadığını sonra öğrendim. Ama yaşamın içindeki anlamların peşine düşüp can damarının, vitaminin, demirinin sevgiden, aşktan, inançtan, şiirden geçmesi için uyumadım, durmadım, dinlenmedim, rahatlamadım. Şarkılar söyledik, şiirler okuduk başucunda. Şiirle uyuyup, şiirle uyanman içindi bütün çaba. Bunu çok ama çok sonra anladım.

Aşk adamım şarkılar besteledi, masallar adadı adına. Mormenekşe çiçeklerinin boy verdiği bir avluda, hem Türkçe, hem Rumca konuşmayı öğrenirken sen, her iki dilde “merhaba” demeyi öğrendin. Rum’u-Türk’ü değil, insanı affetmeyi bildin, yüzünü dönmeden, cezalandırmadan insanları, sana her yönelene “merhaba” dedin. Cinnet bir Ağustos öğleninde seni oyunlarından, arkadaşlarından, bahçenden, yolundan, sokağından, evinden, köyünden, büyürken sevdiğin neyin varsa, herşeyden koparıp aldık savaş denilen hastalıklı bir kaçışla. Unuttun anadilin gibi öğrenmeye başladığın ikinci dili; kumlarda oyun oynadığın ilk arkadaşlarınla oynadığın oyunlarınla birlikte. Anılarını biriktirecek yaşta değildin, yeni bir ev, yabancı bir köyü göstererek, “bak işte burası bizim” dedik sana.

Ben, benimseyemezken “benim” demem gerekenleri, sen oynadığın oyunlarla yeni arkadaşlar buldun kendine kolayca. Ben alışamadım kolayca “başkasının” kokan yerlerin “benim” olduğuna. Özün ve sözün ne olduğunu, inancın ve aşkın nerede durduğunu Tuz Gölü’nün tuzlu tadı farzederek her gece soframızdaki yemeklere kattım. Larnaka’da uçuşan martıları, Hala Sultan’da yaptığım duaları anımsattım. Ne olduğunu, nerden geldiğini, nerden yapıldığını bil istedim. Toprağının kahverengisini, otunu, çiçeğini, dikenini sev istedim. Ben senin kadar erken alışamadım yeni hayatımıza. Senden öğreneceğim şeyleri geç öğrendim. Her gece, hep bir başkasının olan bir evin odalarında gezindim hayalimde. Her gece kaybettiğim anılarımda rüyalar biriktirdim. Benim denilen şeyin bir başkasının, bir başkasının olanın “benim” demem gerektiğini kabullenemeden, iki arada bir derede böldüm anılarımı. İki yarım parçayı birleştiremedim.

Sen büyürken, ben büyüdüm. Ben yürürken, sen koştun. Şiir eksildi yaşamımdan, ölüm girdi, acı girdi. Ters bir istikametten izledim dünyayı. Aşka aşık adamıma veda ettim. Şiir, şarkı, masal bir gün geldi eksildi evimizden. Ne yana yürüyeceğini, neyle dolup, hangi anlamlarla aranı açtığını kendi acımdan hissedemedim. Neyin eksik olduğunu çok sonra anladım. Bir gün sana “anne” diye seslenen kocaman gözlerden anladım. Bir gün senin bakışlarındaki tekrardan anladım. Eksik yürüdüğün yolundan anladım. Buraların sana daraltan ruhunun bunalmasından anladım. Sen bana

“ hep dilimde şarkıların
yüreğimde öğrettiklerin
intiharım duyulur ara – ara
yalandır vurulurum
sen bile hissetmezsin
yokuşlara itili yüreğimi”

diye şiirler yazarken, “fırtınalar kuşandığın dağ lalelerine” “buket çiçeklerinden olma, sunulma tepsilerde” diyen diklenmelerinden anladım. Sen bugün kelimelerine sinekler üşüşse de, cümlelerinin toprağını karıncalar istila etse de, dişinle, tırnağınla kurduğun hayallerini sakınmayı öğrendin. Oyunda hile yapanları hiç affetmedin. Hayvanlara zarar verenleri sevmedin. Yere çöp atanlara kızdın. Daha çocuktun ve aslında içine çöpleri süpürenlere savaşını ta o zamandan açtın. İçinin, yüzünün, ruhunun çevresine sürüngenler ve kan emiciler yapışmasın, kimse artıklarını bulaştırmasın diye yürüdün yolunu. Yürüyüşündeki hırstan çok, acıtmamak için çabaladın yol üstündeki insanlarını. Acıttın sen de birilerini istemeden, eksik büyüyen ve eksik yürüyen her çocuk gibi! Acıttılar canını, isteyerek ve bilerek. Ellenmemiş aşkın oralarda bir yerlerde durduğuna ve şekil değiştirmediğine hep inandın. O saf, o beyaz o “ilk” halinle, saçlarına sinen deniz kokusunu kuşandın.

Şiirimizin, şarkımızın, ışıklı ve ıslıklı bir çocukluğun can damarının ne olduğunu çok sonra anladım. Kendinin bir şiir olduğuna seni inandıran ben, unuttum tılsımlı ve ışıklı yaşamayı. Larnaka’daki o martının bana hatırlattıklarını unuttum. Yaşamın hazırlıksız yakaladığını ve gitmekle, yitmek denilen şeyin ayni olmadığını sonra anladım. Şimdi, şiirle büyüyen çocukların arasında yeni baştan konuşmayı, yürümeyi, tutunmayı öğrenen bir çocuk gibi öğrendim seninle ve sizinle herşeye yeni baştan başlamayı.
Şiir, aşk yüklenerek, hem yaşamı, hem kendini doğuran bir anne olduğunda anladım, gerçek doğumun yalnızca bir cenini rahimde büyütüp, doğurmak olmadığını…
neni ve kendini yeniden tanımaya başlarsın.