Köşe Yazarları

GEÇEN HAFTADAN AKLIMZDA KALANLAR VE HATIRLADIKLARIMIZ

(CÜNEYT ARKIN- YÖNETİLEMİYORUZ VE İŞÇİ HAKLARI.)







Aşağıdaki yazımı geçen hafta Cüneyt Arkın’ın ölümünden hemen sonra yazdımdı.. Benden kaynaklanan bir hata sonucu “köşeme” bir başka yazım girmişti.. Buna karşın Arkın hakkında yazdıklarımın “adam sende” vurdumduymazlığının vefasızlık sayılacak ihmalinde kaynayıp gitmesine de gönlüm razı olmadı! Çünkü Cüneyt Arkın asıl adıyla Fahrettin Cüreklibatır en az Türkiye’deki, sinemaseverler kadar Kıbrıs Türk halkı tarafından da çok sevilen oyuncularımızdandı..




Bu nedenle gecikmiş olsam da sevgide vefada, söz konusu yazımı az biraz kırparak yeninden yayımlıyorum:*** TABİ Kİ toplumsal değişimlerin yabancısı değiliz.. Akan sular gibi geçip giderken hayat, hiçbir şey eskisi gibi değil ama. Ki o “eskilerde” “sinemalar” da vardı.. İnsanların hayatlarıyla bütünleşmiş organlarımızdan biri gibiydiler.. Şöyle ki İnsanlar açlığa susuzluğa, yokluğa fukaralığa dayanabilirlerdi. Sinemasızlığa asla!  ÇOCUKLUĞUMDA “sessiz  filmler” döneminin ucunu da yetiştim. Mesela Çarli Çaplin’in (Şarlo) filmleri.. “Sonra Lorel ve Hardi”nin filmleri… BİLİR misiniz çok uzun yıllar ne zaman çocukluk dönemlerimizi anlatmak, hatıralarımızı tazelemek gereğini duysak sinemalarda seyrettiğimiz filmlerden söz ederdik! Kİ o yıllarda sinemaya gitmek düğün derneğe gitmek gibiydi! En yeni giysilerimizi giyer öyle giderdik filmlerin seyirlerine.. Bir ekol bir modaydı sinemalar sinemalarda filmler seyretmeler… ***



İŞTE GEÇEN HAFTA artık Allah rahmet eylesin dediğimce o ekolün çok da eski olmayan fakat çok önemli olan bir oyuncusunu, Cüneyt Arkın’ı kaybettikdi. Çok üzüldümdü. Çünkü o Türk sinemasının idolüydü. Bazen Battal Gazi olurdu bazen Kara Murat.. Bazen dört nala koşan bir atın üzerinde yalın kılıç sallar, bazen parendeler atarak havalarda uçardı.. Biçimine getirdiğinde, bir düşman ordusunun ortalarına dalar hepsini kesip biçer bozguna uğratırdı.. BAZEN da kukla bebek kadar şık bir salon erkeği olurdu ağlayan bir aşık olduğunca.. Doğrusu ya sezdirmezdik ama gururumuzu okşardı.. Ayni ekolün oyuncuları da olsalar Amerikan filmlerinin dünyaca ünlü jönlerinden bile çok daha üstündü Arkın ve o denemin bazı oyunları.…MESELA Ayhan Işık. Bizim dönemin oyuncusuydu. Fikret Hakan, Yılmaz Güney, Sadri Alışık, Kemal Sunal.. Kadınlardan Türkân Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik, Adile Naşit, Aliye Rona… Gibi Türk sinemasında isim yapmış çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş oyuncular vardı.. Filmlerinde birlikte güler ağlar, birlikte sevinir yerinirdik! OYNADIKLARI Türk filmleri Rum’un sıktığı canlarımıza, parasız ceplerimize, fukara hayatlarımıza akıttığımız zemzem suları gibiydiler.. Seyreylerken filmlerini gülerlerken güler, ağlarlarsa ağlardık! ***ŞİMDİ öylesi bir sinema kültürü kaldı mı bilmiyorum! Yıllardır artık sinemaya da  gitmiyorum.. Oysa izlenmesi gereken filmler de oluyor. Hep atlıyorum! Nedeni sadece yerine geçen pek çok günlük oyalantılar, televizyon gibi takıntılar değil elbet! O temaşa kültürü, hani maaile düğün derneğe gider gibi sinemalara gittiğimiz o toplumsal kültür  kalmadığından! FARKINDA değiliz ama “Kıbrıs sorunu” dediğimiz bu film var ya!  Hayatlarımızı törpülüyor, canımızı çıkartıyor..

Üstelik ya “papazlar ” oluyorlar oyuncuların en kötüsünden ya Anastasiadis gibi politikacılar oluyorlar!…VE GELELİM o güzelim sinema günlerinden bugünlere.. Bizi yönetme iddiasındaki politikacılarımıza! Ki geçmişteki en kötü film oyuncularından bile daha acemiler! Rahmetli Cüneyt Arkın sağ olsaydı bu “yetkili” fakat “sorumsuz” politikacıların hepsini beyaz atının önüne katar, kılıçtan geçirirdi! Çünkü: ***

YÖNETİLEEMİYORUZ! Döndük dolandık gene kendimize tos attık! Atılmaz mı ama çünkü söylemeye bile gerek yoktur. Kendimizi yönetemiyoruz! ŞUNUN şurasında yarım milyon bile olmayan bir nüfusa, o nüfusun da bir yarısının kamu görevlisi olmasına karşın yönetemiyoruz kendimizi!

ÇÜNKÜ “toplum” oluştan hatta “cemaat” oluştan kurtulamadık! Oysa kendimize “Devlet” diyoruz! Ki memleketin bir yarısı “kamu görevlisidir!” Devlet dediğinizse serbest çalışan  “nüfusu” gerektirir.. Nüfusumuz ise anca Devlet görevlilerinin istihdamına yeter! Ki çekin KKTC’nin altından bu “istihdam” olayını… Devlet kadük duruma düşer..

HATTA seçimlerde sandığa gidip oyunu kullanacak seçmen bile bulunmaz! Kaldı ki “adayları” da taşları kaldırıp altından aramanız gerekir!

ÇÜNKÜ bu ülkede Devlet sadece “aş, iş, maaş” kapısıdır.. Ötesi yoktur! O kapıdan geçebilenler bahtiyar olurlar! Geçemeyenler kader kurbanı!

***

BİLMEM kaçıncı kezdir beni şu yukarıda beş on satıra sıkıştırdığım “Devlet” başlıklı tepkisel düşüncelere sevk eden olay yada olaylar, hiç eksilmeden ve yoğalıp çoğalarak devam etmekle olmalarındadırlar! Kİ TEK kelimeyle sorun şudur: “Devlet daireleri” çalışmıyorlar! Her birini Devletten ayrı krallıklar haline getirdiğimiz Kurumlarımız da çalışmıyorlar! Devlete işlerlik ve cevvaliyet kazandıracak yararlı eforu sarf etmiyorlar! İsteseler de iş bitirici, sorun çözücü olamıyorlar.. Hele “fedakârlık” denen o büyük “karakteristiği” Devlet işlerine hiç yansıtamıyorlar.. Büyük oranda kendilerini “sorumlu” değil, “görevli” olarak niteliyor, “yetkili” olmanın da sadece “etiketleriyle imtiyazları” olanlarını seviyorlar!

NEDEN AMA? Yazmaktan usandım, tekrar etmekten utanır oldum. Ama gerçek şu ki “siyasi çözümsüzlüğün” olduğu rejimlerde “Devlet” olmaz! “Geçici Yönetimler, olağanüstü haller” kısaca bizdeki “Devletler” olur!

Dolayısıyla yine dönüp durup “çözümsüzlüğe” geliyoruz!

Kİ 48 yıldır sayesinde tırnak kadar dünyasallık kazanamadık! Kuzeyin sahibi olduk ama kendi siyasi irademizin sahibi olamadık!

Kaç yıl daha sürer bu sorun bilinmez ama görünen şu ki ne Ankara’nın acelesi var çözüm konusunda ne bizim!***

KISACA TAKILDIĞIM: (İŞÇİYİ DÜRTMEYİN!)

İşçi hareketlerinin kaldırdığı başlar söz konusu olduğunda biline ki o ülkede dehşetli bir huzursuzlukla memnuniyetsizlik dolayısıyla büyük sorunlar vardır..

Ki Kıbrıs Türk halkı siyasi sorununun ulusal heyecanlarıyla toplumsal dinamizmini, önce “işçi hareketlerinin”  devinimleriyle kazanıp devreye soktuydu.

MAĞUSA’’da Liman işçileri. Larnaka’da Mavnacılar, Lefkoşa’da yevmiyeciler, zanaat erbabı, köylerde Reçberler.. Yani halk…

ŞİMDİLERDE de bu kesim yine ayaktalar.. Aslında istedikleri tarifeleri yazılmış, altına imzalar atılarak resmiyete bağlanmış parasal ücretleri değildir. Yaşam haklarıdır! En azından insanca olsun yeter..

NE VAR Kİ yıllardır bu sorunu da çözemedik.. Ekonomik krizler işverenleri de vurdu, kabul! İşverenlerin kesinlikle sermaye birikimlerine ihtiyaçları vardır, kabul!

AMA insaf dinin yarısıysa artık bu ülkede ayda 8 bin TL ile karı koca, çoluk çocuk ev bark giderleri derken yaşamları idame ettirmek mümkün değildir, ancak “sefalete” razı olunursa o yevmiyeye evet denebilir!

KALDI ki öteden beri kanayan yaradır: Neden “İşçi” toplumun alt katmanı muamelesinde “layık olduğu” iddia edilen ücrete mahkûm bir zümre olarak muamele görsün? Emeğin ölçüsü bu mudur?

KISACA yıllardır bu sorunu da çözemedik, tek gerçek bu!









Başa dön tuşu