Köşe Yazarları

Gare nenem ve Celâl Hordan






Dostlarım ve okurlarımdan bazıları Fatma (Gare) nenemi sevmiş olmalılar ki benden geçen hafta sözünü ettiğim Celal Hordan ile ilgili anımı da anlatmamı istediler. Boynumuz kıldan incedir.

1959 yılında Kıbrıs’a gökten zembille deli kanlı bir delikanlı indi. Kim buldu, kim getirdi hiç bilinmiyor. Milli Talebe Federasyonu ikinci başkanıymış. Kıbrıs’ta da Dr. Burhan Nalbantoğlu’nu tanıyormuş. Bildiğimiz başka bir gerçek de İstanbul’a dönünce asker kaçağı olduğu gerekçesiyle tutuklanmış olmasıdır.



Kıbrıs’a gelir gelmez Kıbrıs Türk Gençlik Teşkilâtı Başkanı seçildi veya atandı. Sonra da nerde bir Türk varsa oralara gidip mitingler düzenledi. Birey olarak beni ilgilendiren de köyümüze yaptığı ziyarettir.

1959 yılının yaz aylarıydı. Tahsil hayatımın en buhranlı günlerini yaşıyordum. İngiliz Okulu’nda koğuşta (yurtta) kaldığım için masraflar epey yüksek olmalıydı ki babam bana artık bu parayı ödeyemeyeceğini söyledi. Ya Lise’ye gidecektim veya bana 10 koyun alıp hayata atılmama yardım edecekti.

Tam da o günlerde Celâl Hordan’ın bizim köye geleceği duyuruldu. Dolapların içindeki çarşafların arasında korunan bayrak çıkarıldı, bir sırığa bağlandı ve millet Dali yolundaki köyün çıkışında bu delikanlıyı alâyı valâyla karşılamaya gitti.

Köy meydanında yaptığı ateşli konuşmada iki konuyu özellikle vurguladı. Biri kullanılan Rumca kelimeler konusuydu. Gençlik Teşkilâtı üyeleri her kelime için iki şilinlik ceza kesecekti. Öteki de çarşaf konusuydu. Türk kadınları artık çarşaf giymeyeceklerdi. Çarşaf bir Bizans geleneğiydi. Bir süre sonra Gençlik Teşkilâtı üyeleri, çarşaf giyen kadınların çarşaflarını yırtacaklardı.

Konuşma sırasında “iane” de toplandı. İanenin ne olduğunu bilmeyen köylülerden biri durumu bana şöyle izah etmişti: “Böyüklerimizden biri hasta oldu da onu ameliyat ettirmek için para topladılar galiba.”

Celâl Hordan ve ekibinin topladığı ianelerin hesabı hiçbir zaman verilmedi. Bir iddiaya göre, Hordan Kıbrıs’tan ayrılırken yanında 25 bin Sterlin de götürdü. Ya da paraları bizimkiler “lukka” ettiler, onun adını da günah keçisi olarak kullandılar. Ortaklaşa yemiş olma ihtimalini de dışlamamak gerekir.

Benim her iki ninem de çarşaf giyiyorlardı. Anneannemin giydiği çarşafın altı da üstü de siyahtı. Ölünceye kadar çarşafını giymeye devam etti. Kimse de onun çarşafını yırtmadı.

Babaannemin çarşafının alt taraftaki bölümü siyah, başına taktığı bölüm de mavi veya lacivert idi. Konuşmadan sonra eve gidip çarşafı çıkarttı. Kendisini nasıl hissettiğini sorduğum zaman bana şu cevabı vermişti: “Aman be Bekir,  kendimi çıplakmış gibi hissediyorum. O adam başımıza büyük bir belâ açtı.”

Birkaç yıl sonra bir vesileyle kendisine aynı soruyu sorunca aldığım cevap farklıydı: “Allah o adamdan razı olsun. Kendimi kelebek kadar hafif hissediyorum. O adam köyümüze gelmeseydi o yükü taşımaya devam edecektim.”

Aradan bir yıl geçti geçmedi, Türkiye’de bizim o günlerde “devrim” dediğimiz albaylar cuntasının başını çektiği darbe yapıldı. Hazine tamtakır kuru bakırmış. Aynı şimdiki gibi. Bu muhafazakârlar hazineyi boşaltmayı iyi beceriyorlar galiba.

Bu defa iane değil de yardım toplamaya karar verildi. Köylüde para olmadığı için alyanslarını vermeye karar verdiler. Babamın yüzüğü bir çekmecedeydi. Yüzük taktığını hiç anımsamıyorum. Eve gelip onu aldı, anneminki ile birlikte götürüp teslim etti.

Annem bir şey söylemedi ama hallerinden çok üzüldüğü seziliyordu. Onu teselli etmeğe çalıştım. Ağlamaklı bir sesle bana şunu dedi: “Tek süsüm o yüzüktü. Şimdi o da gitti. İnşallah gittiği yerde bir işe yarar.” Bir işe yaramayacağını biliyormuş gibi. Annem hiç takı kullanmadan 50 yıl daha yaşadı. Zaten bu olaydan birkaç yıl sonra toplumlar arası çatışmalar başladı ve köyden göç etmek zorunda kalınca ailece bütün mal varlıklarını kaybettiler.

Gare nenem erkek çocuklara çok düşkündü. Kendisi beş erkek doğurmuştu. Hiç kızı olmadı. Buna rağmen annem kız doğurduğu zaman öfkelenirdi. Annem benden sonra dört kız doğurdu. Sinirlendiği zaman kendi kendine mırıldanırdı. Kendi kulaklarımla duydum “Bu kadın gene kız doğurdu” dediğini. Kabahat annemdeymiş gibi.

Bizim, ne yazık ki, kız çocuğumuz olmadı. Akçay’a kendisini görmeye gittiğimiz zaman ilk çocuğumuz olan Mutlu’yu kucağına alır ona “ağu” yapar ve şu maniyi söylerdi:

“Oğlandır oğlan, oğlak kadar

Büllüğü var parmak kadar

Kızlar gelip isteyecek

Ama vermem tırnak kadar”.

 

İlginç bir tipti. Allah rahmet eylesin.







Başa dön tuşu