Röportaj

“Gara sevda çektirdiler bize te alalım İlter Hanım’ı”

Ali Atamer: Dilerseniz Yüksel ailesini, biraz da geçmişin izlerini içine katarak sizleri tanıyalım.
İ.Y: 1945 Lefkoşa doğumluyum. İlkokulu Ayasofya okulunda okuduk. Sonraları Viktorya kız lisesine geçtik. Ortaokulu orda okuduk. Şimdiki selen otoparkın yeriydi. Annem Temrozluydu (zeytinlik). Annemin ismi Ayşe, babamın ismi Salihti. Kemaneci Salih derlerdi babama. Salih Rifat Bağdadi. Onun da kökü Zeytinlik’e dayanır. Sanatçı denmezdi bir alet çalan şahsa çalgıcı derlerdi. Bana şimdi bile sorduklarında kimsin “kemaneci Salih’in gızıyım” derim. Ve gurur duyarım bununla. Mendil, çorap satmaya başlamış 1945’te. Bıraktı kemaneciliği ve eşek arabasında satardı. Yıllar içinde arastada işlerini büyüttü ve birçok dükkanı vardı. Abim da sanatçıdır. 7 lisan bilirdi. Keman, saksafon, akardiyon ve piyano çalardı. Rifat Şenerdi abim. Ailem müzisyen. Ama bende müzik adına birşey yok. El sanatları dalında becerikliyim ama ses bakımından bişey yok.
Ali Atamer: İlter teyzeciğim eski Lefkoşa’yı birçok değerli büyüğümüzden dinledim. Senin özlem duyduğun şeherin nasıldı?
İ.Y: Ayluga’da geçti çocukluk yıllarım. Ah eski Lefkoşa. Bu gadar yol, bu gadar trafik yoğudu. Hala daha Lefkoşa Surlariçi hiç bozulmadı. Ama kullanım şekilleri değiştiği için yıpranmış biçimdedir. Senede bir kez eski evimi görmek, hatırlarımı yaşamak için eski mahallemi gezerim. Duygulu anlar yaşarım. Anemin evine gittim bir keresinde. Yer eviydi. İçeri girip baktığımda tüm anılarım canlandı. Çaldım kapıyı bir hanım çıktı ve dedim “bir zamanlar bizimdi bu ev görmek isterim.” Odaları gezdim. Duvardaki rafı gördüğüm zaman düştüm bayıldım. Aklıma eskiler geldi ondan. Eskiden o sokağa girdiğim zamanlar cennet gibi bir yer gelirdi bana. Gomşular birbirine günaydın derdi. Yüzlerinde bir gülümseme, güzel ilişkiler vardı. Herkes sabah sabah eline süpürgesini alır evinin önünü temizler, çöpünü içeriye alırdı. Size bunları anlatırken yaşarım eskiyi. Köşe kapmaca, pirili, tek ayak, taş oyunları oynardık dar yolların içinde. Erkek kız ayrımı yoktu. Rum Türk ayırımı da yoktu. Beraber oynardık.
H.Y: Ben Halit Yüksel. 1942 mersin doğumluyum. Annem babam Kıbrıslıdır. Ben orda doğdum.

Ali Atamer: Halit dayı annenin ve babanın oraya gidiş nedeni neydi?
H.Y: 1928 yılında Atatürk, Kıbrıslıları Türkiye’ye davet etmiş. Oraya gidenler Adana’ya, Silifke’ye yerleşmişler. Bu insanlara toprak vermişler, iş sahası açmışlar. Zaten Kıbrıslılar birbirilerini iyi tanıdığı için annem ve babam orda evlenmişler. Kıbrıs’a ilk gelişim 17 yaşında gezme maksatıyla olmuştu.
Ali Atamer: 50 senenin üstünde bir saatçilik geçmişin var. Şimdi hobi olarak yaptığın bu mesleğe nasıl başladın?
H.Y: Türkiye’de başladıyıdım. O zamanlar saatçilik popülerdi. Merakla başladı. İlgi uyandırdı bende. Babam Galaycıydı. Buraya gelince kayınpederle başladık işlemeye. Oda Bezirgan dı.


Ali Atamer: İlter teyzeciğim sanatçı ruhlu bir aileden geliyorsunuz. Bu yeteneği, özveri isteyen Lefkara, lapta, sandık yapımı ve el işleri ile pekiştirdiğinizi görüyorum. Nerden gelir bu merak?
İ.Y: Temroz’da 10 yaşlarında falandım. Köyün genç kızları Girne’ye gider Rumlardan buluzluk gumaş alırlar ve işlerlerdi. Geri götürdüklerinde para gazanırlardı. Lapta işini buluz önlerine işlerlerdi. Bütün gızların ellerinde birer kasnak iğne, iplik vardı. Ve bir şiline motifini işlerlerdi. Onları görünce başladım ben da. Meslek lisesine 2 sene gittim. Sonrası imtihana girerek öğretmenlik yapmaya başladık. Ve nikahlı olduğumuzdan dolayı Halit dayınız izin vermedi gideyim köylere kurs vereyim. Kıskanç biriydi eşim. Daktilo kurslarına giderdim. İki tane da diplomam vardı. Yarı yaşantımız Temrozda (zeytinlik) geçtik. Zeytin, harup ve bongurga toplamaya da giderdik. Eşeğe yüklerlerdi 5 kilelik harnıp çuvallarını, ben da eşeğinan beraber giderdik gideceğimiz yere. Eşeği yedirir suvarırdım. Eşek gazara düşer ben galdıramazdım o gadar harnıp yüklü eşeği. Yardım ederdi bana herkes. O gadar güzel anılardı ki bu yaşadıklarım anlatamam sana. Köyün altında vardı gamışlı deniz giderdik oraya. Arıcılık yaptık. 45 govanımız vardı. İlkokulda yavrukurt izciydim. Sonra büyük izci oldum. Voleybol takımındaydım. Milli oyunlarda oynadım. Ama eşim kıskanç biri olduğundan hepsinden vazgeçtim. Ama sonraları öyle bir uyum sağaldı ki diskolara bile giderdik.
Ali Atamer: Bir taraf da galaycının oğlu diğer taraf da kemaneci Salih’in kızının aşkı nasıl başladı?
H.Y: Geldi mik ya bıraktılar mı? Öyle isterken den verdiler mi? Gara sevda çektirdiler bize. Eski Türk filmlerine benzer bizim hikayemiz. İlter gezmeye geldiydi Türkiye’ye. Zaten akrabayık. Teyzemlere misafir oldular. Bizde duyduk gidip Adana’dan alıp Mersine getirdik.
İ.Y: Birbirimizi hiç görmedik, tanımazdık. Ben daha 13 yaşındaydım. Biz Kıbrıs’a gelinca mektuplaşmaya başladık. Bu arada Halit tekrar Kıbrıs’a gelinca tekrar konuşmaya başladık.
Ali Atamer: Benim anladığım kadarıyla ilk yazılan mektuplar saf ve duru bir şekilde yazılmış.
H.Y: Ama giderek masumiyetini yitirdi ve aşkımız başladı.
İ.Y: Annem dedi “bir çift güvercinim var ayıramam yanımdan, gızlarımı uzaklara veremem”. Tabii benim baskılara dayanamadılar verdiler. Babam, Türkiye’ye götürmemek ve Kıbrıs tabası olmak suretiyle Halit galdı burada ve beni verdiler.


Ali Atamer: Lefkoşa’da yapılan düğünler köydeki gelenek-göreneklerden farklıydı sanırım.
İ.Y: Nişan törenimiz evde oldu. Nişan elbisesi de geydim. Nikah hazırlıkları oldu sonrası. Nikah dairesinde olurdu nikah. Hoca hem imam nikahını, hem de hükümet nikahı gıyardı. Sarıklı bir hocaydı. Renkli gelinlik geyerek ertesi gün tebrik gabul ederdin. Yorgan gaplama günü olurdu. Evlilikte bir ömür geçirenler gaplardı yorganı. Erkek veya gız çocuğu yuvarlarlardı yorganın üstünde. Bereket için buğday atarlardı eve. Böyle geleneklerimiz da vardı. Düğünden sonra mübareki yaparlardı ki eş dost evi gezmeye gelirlerdi. Düğünde beyaz, nikahta yeşil gelinlik geydim. Zühre Hanım etti bizi gelin. Gendi gelinliğimi gendim diktim. Okulda manken olarak da geydim gelinliğimi yürüdüm. Kuaförüm menekşe oje sürmüştü. Foto ümit çektiydi düğün fotoğraflarımızı.
Ali Atamer: Bir yastıkta 50 yılın sırrı nedir sizce?
İ.Y: Önce sevgi ve sonra saygı var. Ama aramızdaki sevgi büyük bir sevgidir. Karşındakini canın kadar sevmen lazımdır. Mutlu yaşamak için o sana sen da ona uyacan aslında. Dediği dedik olursa olmaz. Yitirmeycen bu sevgiyi saygıyı. Hallt dayınız sinirlendiği zamanlarda (gençken) gerçi şimdi gızamaz ama hiç seslenmezdim. Ama zamanı gelince biriktirdiğimi hepsini önüne koyardım. Zaten bir tarafın alt kalması lazımdır. Hatta bir gün şiirlerini sigara paketinin üstüne yazdı. Çünkü hissettiği an yanında sigara paketi vardı yanında ve ona yazdı.
H.Y: Biri konuşurken diğeri susacak. Olay yerinden gaçarım. Orası soğur artık. Eğer galırsan iş büyür. Büyütmemek için gaçarım. Ama geldiğimde hiç birşey olmamış gibi devam eder.
Ali Atamer: İlter teyzeciğim eşinizin kıskanç olduğunu söylediniz. Bu kıskançlık zarar verdi mi evliliğinize.
İ.Y: Kıskançlığına razı oldum, alttan aldım. O da beni kıskandıracak bişey yapmadı.
H.Y: Seven insan kıskanır. Ama bir sınırı var. Aşmamak lazım. O ölçüyü aşarsan evlilik olmaz.
İ.Y: Bir keresinde yanımdan bir çocuk geçerdi ve baktı bana. Dayınız da tuttu yakasından ve istenmeyen olaylar yaşandı. Çok kıskançtır.
Ali Atamer: Sizin 51 yıllık evliliğiniz sanırım birçok evli kişiye örnek olacak. Allah muhabbetinizi artırsın. Bir yastıkta nice nice yıllara dilerim.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı