Poli

Eylem yapan sendikalı imamlar







Eylem yapan sendikalı imamlar




Geçenlerde gazetelerde rastladığım birkaç resim bende çok değişik ve acayip duygular yarattı. Yakalarından başlayıp, düğmeleri boyunca sarı sırmaları olan beyaz cübbeler içinde bazı adamlar, Başbakanlık önünde “Bizi kadrolayın ve maaşlarımıza da zam yapın” diyerek bir eylem yapmışlar. Gazeteler, bu adamların “imam” olduklarını yazıyordu. Doğrusu ben bu ihtimali hiç düşünmeyerek bu adamları, olsa olsa her konuda Başbakanlık’ın önüne gidip protesto gösterisi yapan sendikaları, muzip bir yöntemle protesto eden başka bir grup sanmıştım. Çünkü bizim gelenekte para ile imamlık yapan ve kadrolu memur olmak isteyen bir din adamı sınıfı hiç olmamıştı. Üstelik bu adamların cübbeleri, bizim imamlarınki gibi siyah renkte değil, hiç olmadık şekilde beyazdı. Fakat başlarında tanıdık bir sendika başkanı vardı ve yaptıkları hiç de muziplik gibi görünmüyordu. Ertesi gün aynı sendika başkanını bir televizyon programında da izleyince, işin çok ciddi olduğunu anladım. Başkan, Türkiye’den tayin edilip yurt dışı görev yaptıkları için çift maaş alan ve lojmanlarda kalan, yurttaş olmadıkları halde görevlendirilen ve yurttaş olmalarına rağmen kadrolanmayan üç çeşit imama sahip  olduğumuzdan bahsetti. Hükümetin bu imamları, bir hizmet şeması çıkararak kadrolaması isteniyordu.



Fotoğraftan da olsa tanık olduğum bu olay, beni eskilere götürdü. Yakın geçmişte toplumumuzda inançlar acaba nasıl yaşanırdı?  Camiler nasıl bir fonksiyon üstlenmişti? İmamlar, inançları ile profesyonel hayatlarını nasıl düzenliyorlardı? Lefkoşa camilerinden bir kesit çıkarmaya çalıştım.

Lefkoşa’daki Sarayönü Camisi, Osmanlılar tarafından Kıbrıs’ta yaptırılan ilk veya ilklerden birisidir. Mimarisini uzmanlar, Osmanlı-Arap tarzı olarak nitelemektedirler. Bizim nesil yetişmese bile anlatılanlara göre, bu caminin etrafı mezarlardan oluşmaktaydı. Bilemediğimiz bir nedenle sonradan bu mezarların bir kısmı iptal edilerek Saray Otel etrafındaki “Evkaf Dükkanları” inşa edilmiş, bizim çocukluk dönemimizde ise, gayet güzel kitabeleri olan on, on beş kadar mezar muhafaza edilip korunmuştu. Caminin avlusunda ise çok şık bir şadırvan vardı.

Sarayönü Camisi’nin çevre esnaftan ve özellikle Samanbahça Mahallesi’nden oluşan bir cemaati vardı. Zaten nasıl ki günümüzde belli kulüplere üye olanlar oralara düzenli giderlerse, eskiden de belirli insanlar belirli camilere düzenli olarak giderler ve cemaati oluştururlardı. Ve caminin çalışma düzenini de bu cemaat kendi arasında düzenlerdi. Cemaatin en yaşlı veya kıdemlileri, imam ve müezzin dışında caminin anahtarlarına sahiptiler. Bunun nedeni, imam veya müezzinin herhangi bir işi çıkması veya rahatsızlıkları halinde, ibadetin aksamaması içindi. Bu görev paylaşımı, Lefkoşa’daki hatta bütün adadaki camilerde vardı. Babam tarafından ailemin de Sarayönü Camisi’nin cemaatinden olduklarını hatta, “Mezarcı Ali” dedikleri dedemin caminin bir anahtarını taşıdığını, o öldükten sonra anahtarın babama geçtiğini, babam da ölünce rahmetli abimin anahtarı götürüp Evkaf İdaresi’ne iade ettiğini hatırlarım.

Benim hatırladığım dönemde Sarayönü Camisi’nin imamı Hoca Salih Efendi idi. Salih Efendi, bir taraftan camide imamlık yaparken diğer taraftan Erkek Lisesi’nin öğretmenliğini de yapan aydın bir insandı. Medeni Nikah Kanunu geçmezden evvel, Hoca Salih Efendi, aynı zamanda nikah memurluğu da yapardı. Diğer hocaların da böyle bir yetkileri olmasına rağmen, Salih Efendi’nin kıdem ve saygınlığına hürmeten nikah işine çok fazla karışmazlardı. Lefkoşalılar çoğunlukla nikahlarını Salih Efendi’ye kıydırırlardı.

Arka arkaya birkaç olayın gelişmesi sonucu zamanla Sarayönü Camisi fonksiyonlarını kaybetti. Hoca Salih Efendi, Selimiye Camisi’nin başimamlığına terfi etti. Bir süre sonra babam vefat etti ve cemaat yavaş  yavaş ortadan kalktı. Zaten dönemin Evkaf idaresi Saray Oteli Otel’in atık suları tahliye edilebilsin gerekçesi ile  var olan mezarları ve caminin şadırvanını yıkmış ve yerine atık su deposu yapmıştı.  Bu durumu gelip yerinde gören Kıbrıslı Profesör Niyazi Berkes, bir kitabında bu işi yapan dönemin idarecileri için “Kemalist Kıbrıslı Türk yöneticiler” nitelemesini yapmıştır. Yani bu yıkımların, Kıbrıslı Türklerin kimliklerine karşı ideolojik sebeplerle yapıldığını ifade etmişti.

1960’lı yıllara kadar merkezi büyük camilerde bile, imamlık ve müezzinlik tamamen inançlara bağlı gönüllü faaliyetler olarak devam etmişti. Cemaatin en kıdemlisi vakit namazlarını kıldırır, sesi güzel olanlar ise ezan okurdu. Camilerin faaliyetleri merkezi idareden tamamen bağımsız olarak yürütülür, camilerin bakım onarım işlerini caminin kendi vakfiyesi sağlar, sosyal yardımlaşmayı ise cemaat kendi arasında yürütürdü. İmam ve müezzinlerin ise gönüllü çalıştıkları ve zaten her birinin kendi işleri oldukları için maaş talepleri olmazdı. Kimilerine Evkaf’ın verdiği cüzi miktarda bir paraya ilaveten herkes işinin gücünün başında idi.

Bu esaslara göre çalışan İplik Pazarı Camisi İmamı Topukçu Ahmet Efendi vardı. Büyük Hamam’ın karşısındaki bu camide imamlık eden Topukçu Ahmet Efendi, aynı zamanda kadın ayakkabıları için tahtadan topuk imal eden bir zanaatkardı. Bu mesleğin önemini kaybetmesi üzerine Ahmet Efendi’yi ben, Kumarcılar Hanı’nda bir dükkanda saat tamirciliği yaparken hatırlarım. Ahmet Efendi, namaz saati geldiğinde dükkanını kapatır, gidip namazını kıldırır ve gelip tekrardan dükkanını açardı.

Yenicami’de imamlık yapan Hacı Faik Efendi, aynı zamanda ilkokul öğretmenliği yapardı. Müezzini Derviş Abdurrazak, hem seyyar gazete dağıtıcılığı ile hem de yazları ayran ve limonata satarak geçimini sağlardı. İnançları gereği, Hacı Faik Efendi’ye müezzinlik de yapardı.

Selimiye Camisi’nin müezzini Cafer dayı, kolunda sepet çörek satarak geçimini sağlarken, aynı zamanda Selimiye Camisi minaresinin merdivenlerini tırmanarak günde beş defa ezan okurdu. O dönemlerde profesyonel hayat ile inançlar böyle bir düzen içinde sürdürülürdü. Bu uygulamanın örneklerini artırmak mümkün. Mesela eski bakanlardan Eşref Vaiz’in babası  Derviş Vaiz Efendi, Tuzla’da hem yoğurtçuluk hem de yorgancılık yaparak hayatını kazanır buna karşılık düzenli olarak imamlık da yapardı. Ömerge Camisi’nde müezzin Tenekeci Ahmet Efendi idi. Adam tenekecilik yapar, saati geldiğinde de gider ezanını okurdu. Tahtakala Camisi’nde imamlık görevini bakkal İbrahim Hakkı Efendi yapardı. Onun oğlu meşhur Dabellacı Cahit, babasına müezzinlik yapardı. Arabahmet Camisi’nde müezzin Arap Abdullah idi. Esas profesyonel işi nalbantlıktı.

Selimiye Camisi’nde 5-6 tane müezzin vardı. Bu müezzinler, isteğe göre koro halinde mevlit okurlardı. Bu mevlidin sonunda bir para verilirdi. Bu arkadaşlar, toplanan parayı kendi aralarında pay ederler ve geçimlerine hizmet ederlerdi.

Vakıflar İdaresi’nin cami vakfiyelerinden elde ettiği gelirlerin bir miktarını imam ve müezzin gibi görevlilere dağıttığı bir gerçektir. Ancak bu uygulama hiçbir zaman bir memur din adamı zümresi yaratmaya yönelik olmamıştı. Bu insanlar geçimlerini sağlasınlar diye çalışırlar ve bundan da gocunmazlardı. Zaten İslam dininde ruhban sınıf yoktur. Her yerde namaz kılınabilir ve cemaatin en kıdemlisi namaza imamlık yapar. Temel kural budur. Diyebilirim ki, 1960 yılına kadar Kıbrıs’ta da bu ilkeye riayet edildi. Evkaf’ın İngilizlerden bize geçmesinden sonra bu işin bütün prensipleri bozuldu. Çünkü Evkaf devletleştirilmiş oldu ve bu faaliyetler devletin ve hükümetin kontrolü altına girdi. Böylelikle de din adamlığı profesyonel bir iş ve memuriyet haline geldi. Hatta şimdilerde sendikalı ve maaş için eylem yapan memur din adamları dönemine de geldik. Bu uygulama hem İslamiyet’e aykırıdır, hem de KKTC’de yaşayan diğer dinsel gruplar bakımından izahatı yoktur. Dini inançları farklı insanların “benim verdiğim vergilerle imam maaşı ödeyemezsiniz” demeleri halinde “laik” bir toplumda verilebilecek bir cevap yoktur. Kısacası, koskocaman Vakıflar İdaresi dururken, din işleri devlet işlerine karıştırılmamalı, bu acayipleşmiş laiklik anlayışı yeniden düzenlenmelidir.

 









Başa dön tuşu