Köşe Yazarları

Eller temiz, tahaffuzhane rahat olmalı



“Sokağa çıkmayın” dendi. Çıkmadık.

“Evde kalın” dendi. Kaldık.

“Ellerinizi yüzünüze sürmeyin” dendi. Söylenmesi kolay, uygulanması hiç de kolay değil.

Ben bu korona belâsı çıkalı beri ellerimi daha sık sabunla yıkamaya özen gösteriyorum. Eskiden yapmadığım bir işi sıkça yapıyor ve ellerimi dezenfekte ediyorum. Bir de ellerimi yüzüme götürmeme provası yapıyorum.

Ellerimizin çok yararlı organlar olduğunun farkındaydım. Nerdeyse her işi onlara yaptırıyoruz. Ancak bu denli kendi başına buyruk olduklarını bilmiyordum. Vallahi, beni hiç dinlemiyorlar.

Onları bacaklarımın üzerine masanın altına koyuyor ve onlara “Sakın ola, buradan kımıldamayın” diyorum. Kim dinler? İlkokul hocalarımdan birinin sık sık dediği gibi “Nerde gezer Takyanoz!” (Sahi, bu Takyanoz kimdi ve nerelerde gezinirdi? Çoğunlukla onu dinlemediğimizi fark ettiği veya sorduğu soruya verdiğimiz yanıtta saçmaladığımız zaman kullanırdı bu deyimi. Tahmin edeceğiniz gibi her sınıfta ikide birde saçmalayan bir-iki kişi bulunurdu.)

Koyduğum yerde kalmazlar çünkü, her şeyden önce, benim onlara ihtiyacım olur. Kitap okuyorsam biri kitabı tutacak, öteki sayfayı çevirecek. Bilgisayardaysam birinin fareyi hareket ettirmesi gerekir. Bir şeyler yazıyorsam ikisini de kullanmalıyım.

Diyelim ki bu işlerden hiçbirini yapmıyor ve ellerimi kullanmadığım bir şeyler yapıyorum. Meselâ, bir arkadaşla sohbet ediyorum. Gene de kaçamak yapıyorlar. Hele şu sol elim. Çok itaatsiz hatta terbiyesiz. Sol elim dik kafalı ama solak değilim! Sol elim, salak elim.

Sohbet koyulaşınca onu suçüstü yakalıyorum. Ya saçlarımı düzeltiyor, ya çenemi tutuyor, ya da gözlerimden birini oğuşturuyor. Kaç defa “Başıma değmeyeceksiniz” dedim. Lâf anlatamadım.

Siz bu işi başardınız mı? Başardıysanız lütfen nasıl yapıldığını bana da anlatın.

Evde karantinada ellerimle yaşadığım sorun dışında bir sıkıntım olduğunu söyleyemem. İhtiyaçlarımızı oğlanlar getirip kapıya bırakıyorlar. Biraz bahçe işi yapmaya gayret ediyorum. Ne var ki birkaç saat içinde yoruluyorum. Eskiden olduğu gibi  dayanıklı olmadığımı görüyorum.

“Eller” denince benim aklıma Abidin Dino geliyor. Herkesin güzellik ölçüsü farklıdır. Kimisi boya posa, kimi kalçalara veya göğüslere, kimi saçlara veya gözlere  bakar. Öyle sanıyorum ki “mutluluğun resmini” yapmaya çalışan Abidin, ellere bakardı.

Yıllar önce Abidin Dino’nun Ankara’da “Eller” adlı bir sergisi açılmıştı. Bu sergi beni çok etkilemiş ve düşündürmüştü. Ellerin o denli güzel olabileceğini o sergide fark etmiştim. Sergiden iki desen de ben satın almıştım. Çalışma odamda duruyorlar. Her gün onları seyrediyorum.

Ellerin, dil gibi, aklın uzantısı olduğu kabul edilir. “Aristo paradoksu” diyebileceğimiz bir durum var. Aristo olarak bilinen Aristotelis’e kadar insanoğlu iki ayak üzerinde yürümeye başlayalı beri iki elini kullandığı için en akıllı yaratık olarak algılanmıştı. Aristo bunu tersine çevirerek “İnsanoğlu en akıllı yaratık olduğu için ellerini kullanıyor” görüşünü ortaya atmıştı.

Bizim karantina bölgesi, şairler diyarı. 42 yıl süreyle Mehmet Akif caddesinden gelir Ziya Gökalp sokağına sapardık, ordan da Yeşil Hat bölgesinde kalan ve evimizin bulunduğu Tevfik Fikret sokağına geçerdik. 6 ay kadar önce Hat ileriye çekilerek Tevfik Fikret sokağı trafiğe açıldı. Ne var ki bu sokağı bir bizler bir de nöbete giden askerler kullanıyor. Sınırda olduğu için öteki evler boş. Anlayacağınız, burada fazla “oy” yok. Bu nedenle olsa gerek, belediye bu mahalleye uğramıyor.

Bir hafta öncesine kadar çöp torbasını arabanın bagajına koyar ilerdeki çöp konteynerine atardım. Bunu şimdi yapmaktan çekiniyorum. Ansızın polis yakalarsa “çöp torbasını atmaya gidiyorum” veya “atmaktan dönüyorum” deyince polisler “Bu zavallı fıttırmış” diyerek beni derdest edecekleri yerde tımarhaneye tıkmalarından korkuyorum.

Karantina kaç zaman sürecek? Kelimenin anlamına uyulursa “40 gün” sürmesi gerekir. Venedik kentine gemiyle gelen yolcular kırk gün süreyle karaya çıkamazlardı. Uygulama, kolera ve veba gibi salgın hastalıkları önlemek için yapılırdı. Venedikçe “cuarantina”, “40 günlük” demekti. 40 gün ne ki? Çoğu gitti azı kaldı.

Karantina Osmanlı imparatorluğu topraklarında ilk kez 19. yüzyıl başlarında II. Mahmut döneminde uygulandığı kabul edilir.  Osmanlıca karantinaya “tahaffuz”, karantinanın uygulamaya konduğu mekâna da “tahaffuzhane” denirdi. Salamis Bay Oteli, şu sıralar bir tahaffuzhanedir. Evlerimiz de öyle sayılır.

Tahaffuz “hıfz etmek” kelimesinden türetilmiştir ki “korumak, saklamak, ezberlemek” anlamına gelen bir kelimedir. “Hıfz” kelimesinden tahaffuz yanısıra epey kelime türetilmiştir. Bunların bazılarını kullanmaya devam ediyoruz bazıları da miadını doldurmuştur. Meselâ, “hafıza, muhafaza, muhafazakâr, hıfzısıhha, mahfuz, mahfaza, hafız, muhafız” gibi.

Amerika’nın Maryland Üniveristesi’ndeki araştırmacılar, hava sıcaklığının artmasıyla korona virüsünün bulaşıcılık özelliğinin azalacağı öngörüsünde bulundular. Yaza ne kaldı ki? Kapının arkasında.

 

 

 

 

 

 

Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı