Köşe Yazarları

Eğitimin önemi ve de İngiliz!

1962 yılında yüksek tahsil için Londra’ya gittiğimde, kısa bir zamanda iki şok yaşamıştım. Londra’ya götüren o zamanki pervaneli pır-pır uçaktan Heathrow Havaalanı’nda beni Kıbrıs’ta kamuda üç-beş yıl beraber çalıştığımız ve çok yakın ve samimi olduğumuz, iyi kalbi bir insan Hasan Akın ve kaldığı ev sahibi karşılamış, Londra’daki kiralık ufak odasını, yatağını bir müddet benimle paylaşmış, ikimiz de, zevklerimiz pek örtüşmese dahi Londra’da ilk tahsil dönemimizde kader arkadaşlığı yapmıştık. Bu odada soba kullanmak yasak; 1962’yi 1963’e bağlayan o yüz yılın en soğuk Londra ortamında, o nemli odada çalışmayı bir tarafa bırakın, uyumak dışında dur durabilirsen. Tuvalet açık havada bahçe ucunda, banyosuz bu evde, bereket versin, İngiliz hükümetinin halkına düşük bir ücretle sağladığı belediye hamamlarını kullanırdık. Tuvalet ihtiyacımı da eve gitmeden evvel sokak tuvaletlerinde gidermeye özen gösterirdim. Bu ev Londra’nın sosyal düzeyi en düşük, tamamen İngiliz ve İrlandalı işçi ailelerinden oluşurdu. O bölgede tek bir kişinin üniversite mezunu veya üniversite talebesi olduğuna rastlamadım. Ben de her bölgede olduğu gibi bu bölgedeki şahane kütüphaneden faydalanır, orada her türlü imkan ve konfor içinde derslerimi hazırlar, çalışırdım. Beni ülkedeki düzen, beledi hizmetler, temizlik İngiliz hükümetinin sağlıklı öncelik ve becerisini taktir etmekle birlikte, bu beklenen bir olgu olduğu cihetle beni şok etmemişti. Beni esas şok eden, böyle imkanlar içinde yaşayan bir toplumda yüksek tahsil yapanların azlığı. O dönem hatırladığıma göre Birleşik Krallıkta ancak 30 üniversite ve ilgi çağ nüfusunun ancak %10 civarında üniversite mezunu var oluşu idi. Hatta ender gidebildiğim mahalle “pub”ında  vergi formunu doldurmakta çok zorlanan bir İngiliz’e, istersen ver ben sana doldurayım demiştim ve kendisine yardım etmiştim. Yaşa, sen bir yabancı olarak bunu nasıl öğrendin diye sorduğunda, ben üniversiteye gitmek için buralardayım diye cevap verdiğimde beni o  “pub”da profesör ilan etmişler ve bana öyle hitap etmeye başlamışlardı. Bilahare üniversitede tanıştığım talebeler ve üniversite mezunu hocaları görünce, İngilizlerin az ama öz üniversite mezunu planladıklarını gördüm ve sonradan bunun bir ülke için ne kadar sağlıklı bir tutum olduğunu işimde gözlemlemiş, öğrenmiş oldum. İşte böyle bir muhitte yeğenime gitmek için Mile-End metro istasyonunun geldiğimde önündeki gazeteciden gazete almak için yanaştım. Ortalarda gazete satıcısı görünmüyordu. Bir çanak içi bozuk para dolu orda duruyordu. Tereddütle paranın biraz uzağında beklemeye başladım. Beklerken bir İngiliz  geldi. Bir gazete aldı ve parasını çanağa attı. Ona, ben de gazete almak isterim, satıcı nerdedir? Diye sordum. Gülümseyerek her halde pub’da içer dedi, Al alacağını, at parasını diye ilave etti: Ama benim bozuğum yok dedim. Adam hayretle yüzüme baktı, at çanağa ve al üstünü diye ilave etti. Şok olmuştum. İnanın o an içimden bu ülkede ilelebet kalmaya yemin etmiştim. Zorunlu ilkokul eğitiminin aşıladığı bu haslete hayran kalmamak elde değildi. Şimdilerde Londra’yı ziyaret edenler ve orda yaşayanların bu söylediklerime gülebilirler. Rüya gördüğümü sanacaklar. Kaliteli bir eğitime ve devlet ciddiyetine dayanan bir yatırımın nasıl zamanla ters yüz edildiğini, o günden bu güne maddi anlamda kalkınma yaşanmasına rağmen yaşam kalitesinin nasıl düştüğünü, geceleyin sokaklarda yürümekten korkar hale geldiğimizi hep bire bir yaşayarak gördüm. İngiliz Hükümeti’nin kapıları sonuna kadar açıp ortalığı kolonilerinden gelen yabancılar ile doldurmaya başladığında, yok yalnız sokaktaki gazeteler, sokaktaki sigara, çukulet ve benzer emtia sunan otomatik makineler, hatta para kullanılan telefonlar ortadan kaldırılmak zorunda bırakıldı. Yazık. Toprağı bolca İngiliz adalet ve idari sistemi uygulayan eski İngiliz kolonileri şimdi yaşam kalitesinde dünyada başa güreşirken, İngiltere kendisi klasmanda ancak ortalarda seyrediyor. 1972 yılında artık bu gelişmeler ve Londra’nın o kötü havasının hastalığıma etkisi birleşince ben de yeminimi bozdum ve ülkeme geri döndüm. Bu olumsuz gelişmeler daha tam anlamı ile neticesini göstermeden ve ben oralarda iken Mc Millan’ın başbakanlık döneminde İngiliz hükümetinde bir Profuno olayı patlak ermişti. Profumo başbakan Mc Millan’ın kıymetlisi bir bakan idi. Dr. Ward’un malikanesinde uygunsuz yakalandı. Olayı inkar etti. McMillan bakanını mecliste savundu. Yalan söylediği basınca ispatlandığında, yok yalnız Profumo onu o mevkiye layık gören ve ona inanan dünyaca saygın politikacı McMillan da ben bu büyük ülkeyi yönetmeye hakkım yok diyerek başbakanlıktan istifa etti. Hala daha o kaliteli eğitim etkisini gösteriyordu. Çok sonraları, Bn. Thatcher devrinde ekonomik kalkınma anlamında çok iyi işler yapıldığı bir gerçek. Ancak o çok kötü bir uygulama da başlattı. Buralardaki üniversiteleri paralı, girişi kolay yaptı ve sayılarını da çok artırdı. Bu gibi önemli bir sahada vahşi kapitalizmin yıkıcı yüzünü gösterdi. Eğitim kalitesinin, bizim kadar olmasa dahi, seviyesini düşürdü. Büyük bir hata.

Şimdi bize bakalım. Bu durumda bile aramızdaki farka bakın siz. Eğitim sistemimiz malum iki kişiyi yüksekçe eğitti ve üçlü kararname ile müsteşar ve Amme Hizmetleri Komisyonuna biri sınav sorumlusu diğeri üye tayin edilmeye layık görüldü. Kendilerini azmettiren olduğuna pek inanmam ama, herhalde şuur altı kendilerini o mevkilere layık görmediklerinden dolayı kendilerini oralara tayin edenlere borçlu hissetmişler ve dönemin başbakanını kötülemek ve birilerine yaranmak için imzasını taklit etme cüretini gösterecek kadar ileri gitmişlerdir. Bence onların pek hatası yok. Hata kimlerde? Bizleri bu durumlara düşürenler kimler? Sıralayayım.
Bir, vezir eden, doktor eden, iktisatçı eden, avukat ve benzeri eden ama adam (feministler “insan” olarak okusun) edemeyen eğitim sistemi; İki, bunları o önemli mevkilere atayan ve kullanan şark kurnazı kafa yapılarını yetiştiren eğitim sistemi;; üç, bu ülke şartlarına uymayan politik sistem ve yapı üzerinde ısrar eden, bilinçsiz veya sistemde şahsi menfaat gören ve elit geçinen güruhun aldığı eğitim; dört, Kısa gün menfaatinin ötesinde düşünemeyen seçmene, uzun vade ve rasyonel düşünceyi veremeyen eğitim sistemi; beş, yapanın çoğu kez yanına bırakan, adaletin ve caydırıcılığın insafsızlık olarak görülmesini sağlayan eğitim sistemi; kendine lüks villa ve Mercedes araba hakkı görmeye öncelik veren eğitimcileri eğiten eğitim sistemi; ve de çocuklarımıza her sabah ezberden “Türküm, doğruyum, çalışkanım dedirten eğitim sistemi
İstedikleri kadar söylesinler!” Netice? Ortada!




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı