Köşe Yazarları

Dünyada ve Türkiye’de ekonomik sorunlar


Ankara’da yapılacak olan G20 ülkeleri toplantısı için IMF’nin hazırladığı ve sunacağı raporda, Çin’deki krizin tüm dünya ekonomilerini etkileyeceği ve büyümenin düşeceği değerlendirmesinin görüşüleceği haber verilmektedir. Dolayısıyla alınması ve alınabilecek önlemler konusunda görüşmelerin hız kazanacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca KOBİ’lerin güçlendirilmesi ve finansman sağlanması üzerinde, kadın ve genç girişimcilerin iş hayatına daha fazla katılmaları konusundaki projeler de gündemde olacaktır. Özellikle gelişmiş ülkelerin hassasiyetle üzerinde durduğu istihdam artışının sağlanmasına yönelik hassasiyetler ve bu yönde geliştirilecek politikalar, kayıt dışılık gibi ülkeleri kemiren temel sorunlara çareler konuşulacaktır.

Şu anda gittikçe küreselleşen ülke ekonomilerinin yalnız kendi iç sorunlarından kaynaklanan nedenler yanında, dış küresel etkilerin de gittikçe arttığı görülmektedir. Dünya ticaret hacmi genişledikçe, ekonomik ve parasal ilişkiler iç içe girdikçe, sanayileşme, teknolojik gelişmeler ve bunun yanında ticaret hacimleri arttıkça, ülkelerin birbirlerine ihraç ve ithal ettikleri malların mamul ve hammadde olarak genişlemesi ve piyasaların günlük olarak anında birbirlerinden etkilenmeleri, bazen anında gerçekleşmektedir.
Özellikle de 2008 krizinden sonra ABD’nin uygulamaya başladığı ve dünyaya yayılan parasal bollaştırma politikaları, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomileri daha fazla etkileri altına alma sonucunu doğurmuştur. Bir yıldan beri bütün dünyada ABD’nin dolar faizinin artıp artmayacağına ve hatta haberlerine göre borsalar dalgalanmaktadır. Çünkü politika değişikliği ve dolarda faiz artışı dolayısıyla bir sıkılaştırma politikasının gelmesi demek, tüm dünya ekonomilerini özellikle de gelişmekte olan ülkeleri oldukça sarsacağı anlamındadır. Çünkü dolarda faiz artışı doların daha da kıymetlenmesini sağlayacaktır. Kademe kademe ve az az faiz artışı yapılacak olsa bile, önemli oranda sermayeye ihtiyacı olan ülkeleri olumsuz etkileyecektir.
ABD’de kısa vadeli faiz oranlarının arttırılması suretiyle, bankacılık ve bankacılık dışı sermaye ve para piyasalarından, yatırım fonlarından ABD’nin para çekmeye başlayacağı tabii bir sonuç olacaktır. Böyle bir durumda trilyonlarca doları çekebileceği değerlendirilmektedir. ABD MB bunu sürekli olarak gündemde tutmaktadır. Çünkü gelişmekte olan ülkeler de bu güne kadar yapısal reformlarla ekonomik yapısını güçlendirmek yerine, daha ziyade risklerine rağmen dış piyasalardan sağlanacak sermayeyi kullanmayı tercih etmiştir. Borçlanmıştır veya yatırımlarının bir kısmını veya çoğunu -ülkeden ülkeye değişen oranlarda-, dış sermayeye bağlamıştır. Dolayısıyla dolar faiz artışı, gerek doların güçlenerek kurların daha fazla yükselmesine ve yerel paraların düşmesine, gerekse sıkılaşacak likiditeden faydalanmanın azalacağı ve zorlaşacağı düşünüldüğünde, diğer ülkelerde yaratacağı ekonomik dalgalanmalardan dolayı, korkulmakta ve endişelenilmektedir.
Türkiye de etkilenecek gelişmekte olan ülkelerden biri olarak sürekli uluslararası ekonomik kuruluşlarca değerlendirilmektedir. Nitekim, kurlar dolayısıyla etkilenen ekonomide, diğer siyasi etkenlerle birlikte bu yıl ithalat ve ihracatın düşmesi, ayrıca TCMB’nin rasyonel bir faiz politikasını uygulayamaması hem kurumsal tarafsızlık açısından gerek içte gerekse uluslararası kuruluşlarca güven açısından sorun yarattığı görüşleri, parasal hareketleri hızlandırmaktadır.
Nitekim son zamanlarda Türkiye tahvil faizlerinin yüksekliğine rağmen, ki iki yıllık tahvillerde 3 puan faiz artışına rağmen tahvillerin eskisi kadar rağbet görmediği, çünkü çeşitli riskler dolayısıyla alıcıların bu faizi yeterli görmedikleri anlaşılmaktadır. Kalıcı hükümetin ve ekonomik politikaların ertelenmiş olması, kurların nihayetinde enflasyonu menfi etkileyeceği ve eninde sonunda Merkez Bankası’nın faizleri yükselteceği görüşleri, bu çevrelerde ve gerekse içte meslek kuruluşlarının görüşlerinde ağır basmış olmalı. Merkez Bankası’nın da bu seçim döneminde faizleri yükseltmeyeceği kanaati karşısında Türkiye’de geçen hafta bazı bankaların mevduat faizlerini kendilerinin arttırdığı ve % 10-11 arasında mevduatlara faiz uygulanmasına başlandığı haberleri çıkmıştır. Bu da doğaldır, çünkü reel faizlerin yetersizliği ve azalmakta olan tasarruflar dolayısıyla mevduatları tutmak için bankalar, faiz konusundaki MB tereddütlerindeki boşluğu, talepler doğrultusunda doldurmak durumunda kalmışlardır.
Kurların yükselmesi ve TL’nin değer kaybı maalesef ihracata da olumlu bir etki yapamadı. Çünkü normalde ülkelerin ihracatlarını arttırmak amacıyla başvurdukları bir yöntemdi ve Türkiye’de de geçen yıl faizlerin yükseltilmemesi talepleri de daha ziyade ihracatçılardan gelmekte idi. Ancak ithal edilen imalata tabi malların düşük katma değerle sanayi üretiminde çok yüksek olması, artan fiyatlar karşısında imalata tabi malların bu yıl ithalatını da etkilediği ithalatın ilk 7 aylık verilerindeki azalıştan görülmektedir. İhracatta son verilere göre ilk 7 ayda % 9.4 ve ithalatta % 10.5 gibi önemli bir azalma olmuştur. Cari açığa etki yapmamakla beraber dış ticaret hacminde bir daralmadır.
Ankara’da yapılacak G20 ülkeleri toplantısına katılmak üzere gelen İMF araştırma ekibinden bir yetkili, geçen gün verdiği bir mülâkatta Türkiye’de büyümenin istihdama çok az yansıdığını ve büyümenin istihdama çevrilemediğini, ikisi arasında ilişki zafiyeti olduğunu ifade etti, ve bunu kayıt dışı istihdamın yüksekliğine bağladı. Çünkü her %1 büyümenin, başarılı ülkelerde istihdama yansımasının %0.5 olduğunu, Türkiye’de %0.1 olduğunu, ve büyümeden faydalanamayan kayıtsız işçiler olduğuna dikkat çekti. Bunlar ekonomik ve sosyal politikalar açısından çok önemlidir.
Her şeye rağmen geçen gün bir uluslararası değerlendirme kuruluşunun Türkiye’nin mali yapısının, bütçe dengesi ve finansal kuruluşların sermaye yeterliliğinin güçlü olduğuna dikkat çekerek yatırım yapılabilir ülke olarak görmesi ve not düşürmemesi olumlu. Ancak bunu enflasyon artışı, TL’nin değer kaybı, kurumsal bağımsızlıkla ilgili sorunlar ve seçimler, ekonomik politikaların ertelenmesi dolayısıyla siyasi belirsizliklerin sermaye çıkışları ve not indirimini tetikleyeceğini açıklaması, tedirgin edici bir görüntüdür. Türkiye’mizin güçlü olması bizi de güçlendirmekte ve mutlu etmektedir, krizlerin çoğalması ise tedirginliğimizi artırmaktadır. Dolayısıyla demokratik anlayışlar içinde siyasi ve ekonomik gelişmelerin sağlanması ve uzlaşının gelmesi en büyük temennimizdir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı