Deniz Hamamlarından Beach Club’a Kıbrıs’ta Plaj Kültürü

4 Aralık 2017 Pazartesi | 09:00
Beach Club
Mete Hatay
Mete Hatay

Geçtiğimiz aylarda yoğun bir şekilde tartışılmış olan tesettürlü plaj olayı beni Kıbrıs Türkü’nün plajla olan serüvenini araştırmaya itti. Acaba Kıbrıs’ta yaşayan insanlar ne zamandan beridir plajlara gitmektedir? Plaj adabı veya kültürü eskiden nasıldı gibi sorulara cevap aramak için her zamanki gibi kendimi arşive gömdüm.

 

Kıbrıs’ta bildiğimiz anlamda plajlara gidip, kadınlı erkekli denize girme 1930’larda başlamasına rağmen bugünkü anlamda plaj sefalarının yaygınlaşması İkinci Dünya Savaşından sonraki döneme rastlar. 1878 yılında adayı idaresi altına almış İngilizlerin plajlardaki yüzme sefalarının 1900’lerin başında başlamasına rağmen, ada halkı plaj kıyafetleri giyerek denizde yüzmeye gitmeleri için zamanın biraz daha geçmesi gerekecekti. Modern anlamdaki plaj düzenlemelerinin oluşması ve yerli ahalinin buraları kullanmaya başlamasından önce, Kıbrıslılar denizde “banyo” yani yıkanmak için “deniz hamamı” olarak adlandırılan  yerlere giderlerdi. Bu tip hamamlar bildiğimiz kadarıyla 18. Yüzyıldan beri tüm Osmanlı coğrafyasında kullanılmaktaydı. Özellikle Tanzimat’la birlikte 19. Yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa’daki gelişmelerden etkilenecek olan Osmanlılar, şifa dağıtığını öğrendikleri denizi bu dönemde yeniden keşfedecekler ve deniz hamamlarına olan ilgileri artacaktı. Bir kaynağa göre 1862 senesinde sadece İstanbul’da 62 adet deniz hamamı vardı. Bu tür hamamların Kıbrıs’taki mevcudiyetini 20. Yüzyılın başlarında çıkan gazetelerden de görebiliriz. Neydi bu deniz hamamları acaba?

 

Buraları kıyıdan biraz uzakta derince bir yerde kazıklar üzerinde kurulan ahşap platformulardı. Kıyıya ise yine kazıklar üzerinde inşa edilmiş bir köprüyle bağlıydılar. Dışardan içerisi görülmesin diye etrafı yine ahşaptan bir çitle çevrili olurdu. Genellikle kadınlara mahsus ve erkeklere mahsus olarak ayrı ayrı inşa edilirlerdi. Fikret Adil, 9 Ağustos 1941 tarihinde Tan gazetesinde yazdığı “Deniz Hamamından Plaja” adlı makalesinde, buraları şöyle tarif eder:

 

“Yüzme mevsimi, karpuz kabuğu suya düştüğü vakit açılırdı. Yani karpuz çıkıp da harcıalem olup çürükleri denize atıldığı zaman soğuk alıp üşümek, sam yelinden vücudun lekelenmek tehlikesi olmadan suya girilebilirdi.”

 [images_grid auto_slide=”no” auto_duration=”1″ cols=”three” lightbox=”no” source=”media: 272793,272792,272791,272788,272786,272785,272790″][/images_grid]

“Deniz hamamları salaştan yapılmış kapalı yerlerdi. İçlerinde kenarlarında soyunma yerleri vardı. Sahile iskeleler ile bağlı olan bu dört köşe tahta havuzların altlarında birer ızgara bulunurdu. Suyun en derin yeri ekseriya birer ızgara boyunu geçmezdi. Boğulma tehlikesi yoktu. Buna mukabil çivilerden ızgara tahtalarının sökülmesinden yaralanmalar olur. Etraftan “tuzlu suda bir şey olmaz” tesellisinden gayrı tedavi imkanı bulunmazdı.

 

Hamamların dört bir tarafı kapalı da olsa erkekler için de kadınlar için de kıyafet nizamnamesi vardı Osmanlı’da. Erkekler, göbekle diz arasında uzanan bir peştemal, kadınlar ise boğazdan ayak bileklerine kadar inen gecelik benzeri uzun bir kıyafet giyerlerdi.

 

Yukarda da söz ettiğim gibi hamamların yaygınlaşması 19. Yüzyıla rasgelse de, başlangıcı bazı araştırmacılara göre 17. Yüzyıla kadar götürülür. Süleyman Beyoğlu, Evliya Çelebiye dayandırarak bu iddianın doğru olduğunu yazar. Kıbrıs’taki deniz hamamlarıyla ilgili bazı haberlere dönemin gazetelerinde de rastlanır. Örneğin, 15 Ekim 1946 Tarihli Hür Söz gazetesi, Larnaka’daki deniz hamamının o sene ahşaplarının yeniden değiştirildiğini yazar. 11 Haziran 1948 tarihli başka bir Hür Söz kupürü ise Leymosun’da bulunan deniz hamamının sendika tarafından elden geçirildiği ve bir de dalma yeri eklendiği bilgisini vermekteydi. Öte yandan 9 Mayıs 1950 tarihli İstiklal gazetesi ise bu kentteki deniz hamamının bu sene açılmayacağını bildiriyordu.

 

Deniz hamamlarının Türkiye’de ortadan kalkmaya başlaması İstanbul’un mütareke yıllarına denk düşer. 1917’de Rusya’daki Bolşevik İhtilalinden kaçan Rusların bir kısmı İstanbul’a göç etmişti. Bu dönemde göçmen Ruslarla şehrin efendisi durumundaki İngilizler kadın-erkek karışık olarak denize girmeye başlayacaklar ve kendilerine plajlar kurmaya başlayacaklardı. Florya’da kurulan plajla İstanbul ilk modern anlamdaki plajına kavuşacaktı. Tabii her konuda olduğu gibi kadınlı erkekli plajların çoğalmasında da Mustafa Kemal’in rolü olduğu iddia edilir. 1926 yılında Beyazpark’ta yeni bir haremliği ve selamlığı olan deniz hamamı inşa edilir. O yıllarda Beyazpark’a gelen veya böyle bir yerin açıldığını birinden duyan Mustafa Kemal; “Kadın-erkek ayrımı ne oluyor? Burada doğru olmayan şey, aradaki mesafenin azlığı değil, deniz hamamında hâlâ haremlik ve selamlık aranmasıdır” der ve kadınlara veya erkeklere has deniz hamamlarının sonunu getirecek adımı atar.

 

Benzeri şekilde aynı dönemde Kıbrıs’ta da yönetimi elinde bulunduran İngilizler, İstanbul’daki gibi olmasa da bazı küçük koyları denize girmek için kullanacaklardı fakat çoğu o dönemde yazları Trodos dağındaki ofislere ve yazlıklara taşındıkları için plaj sefalarını sık sık yapamayacaklardı. Yerli halkın bir kısmı ise deniz hamamlarını 1950’lere kadar kullanmaya devam edeceklerdi. Girne kordon boyunda hala daha bu eski deniz hamamının kalıntıları durmaktadır. İlginç bir şekilde yerli halk deniz hamamlarından vaz geçerken, 4 Ocak 1949 tarihli Hür Söz gazetesi, Pladres’deki otellerin Arap müşterileri için özel bir deniz hamamını Yerovasa’da inşa edeceklerini yazmaktaydı.

 

Kıbrıslı Türklerin gazetelerde gözüme çarpan ilk popüler plajı Lapta’daki “Bizim plaj” idi. İlk dönemdeki işletmecisi ise Saray Önü’nün renkli karakterlerinden Osman Gezer idi. Bu plajın faaliyetini işletmeci değiştirerek 1946’dan 1963 yılına kadar sürdürdüğünü biliyoruz. Diğer Kıbrıslı Türkler tarafından kullanılan Lapta plajı ise Şirin plajdı. Sahibi ise Hamamcı olarak bilinen Hüseyin Mevlit’ti. Girne bölgesindeki özellikle Lefkoşalı Türklerin bir dönem uğrak yeri ise Üçüncü mil adlı plaj idi. İlk dönemde Hasanoz adlı biri tarafından Lido adıyla açılmış fakat daha sonra birçok farklı isimde ve işletmecinin yönetiminde çalıştırılmıştı. Uzun süre adı Yeşil Gazino Plaj olarak biliniyordu. Bütün bu yerlerde, yiyecek ve meşrubat servisi veriliyor, zaman zaman müzik ve eğlenceler düzenleniyordu. Otobüs şirketleri Pazarları özel seferler düzenleyerek adanın içlerinde oturan Kıbrıslı Türkleri buralara taşıyorlardı. 1962 yılında Evkaf’ın bir İngiliz’den Sheperd Plajı olarak bilinen yeri almasıyla, Girne bölgesindeki Türk işletmesinde olan plaj sayısı dörde çıkacaktı.

 

1963 yılı ise özellikle Lefkoşalıların denizsiz ve plajsız geçecek olan yıllarının ilk dönemini simgeliyordu. 21 Aralık’ta başlayan Toplumlararası çatışmalardan sonra toplumun %90’ı silahlı gettolara sığınmıak zorunda kalmışlar ve adanın iç taraflarında kalanlar denizi yeniden görmeleri için dört yıldan fazla bir dönem beklemek zorunda kalacaklardı. Ancak 1968 yılında Makarios’un ablukayı kaldırmasıyla birlikte -başlangıçta konvoy ve BM kontrolünde- Larnaka’ya giderek denizle kucaklaşabileceklerdi. Aynı dönemde bazı kıyı bölgelerini ellerinde tutan Kıbrıslı Türkler iç bölgelerden gelecekler için plajlar düzenleyeceklerdi. Bunlardan ilki Larnaka’da düzenlenen İstanbul Plajıydı. İkincisi ise Mağusa Türk plajı ve üçüncüsü ise Limasollular için tekrar devreye giren Evdim plajıydı. Bütün bu yerler dönemin Mücahit komutanlarının kontrolündeydi.

 

Ablukanın kaldırıldığı ilk yıl Rumların zaman zaman denize gitmekte olan Kıbrıslı Türkleri taciz etmekten kaçınmadıklarını görüyoruz. Öte yandan Girne yolunu ellerinde tutan Kıbrıslı Türkler de Rumlara ancak konvoyla geçmek şartıyla geçiş izni veriyorlardı ve bu da tansiyonu artırıyor ve bazı Rum askerlerinin intikam için plajlara gitmek için seyahat eden Türkleri taciz etmelerine neden oluyordu. Öte yandan sorun sadece Girne’de değildi. Örneğin Baf’tan denize yapılan yolun sonuna Rumlar hemen bir barikat koymuşlar ve Türklerle tartışmalara girmişlerdi. Zamanla, Larnaka ve Mağusa’daki plajları Yeşilırmak, Baf ve Kaleburnu’nda açılan plajlar ve kamp yerleri izleyecekti. BU plajların çoğu dönemin mücahit komutanları tarafından teşvik edilerek açıldığı için bazılarının ismi Türkiye’deki yerleri çağrıştırır nitelikteydi. İstanbul plajı, Florya plajı vesaire gibi. Kıbrıs Türkü yavaş yavaş denizine kavuşuyordu.

Bu kavuşmayı 1974 hareketiyle adanın %55 kıyı şeridini ele geçiren Türk ordusu tabii ki yeni bir dönemin başlangıcını ilan ediyordu. Artık herkes daha önce Rumların kontrolünde olan ve çoğunun gitmekten çekindiği plajlara koşmaya başlamıştı. Yalnızca bazı plajlar, oraları tutan asker tarafından siviller için birer yasak bölgeye dönüştürülecek ve askeri kartı olan siviller haricinde halka yasaklanacaktı. 1974 harekatı olmadan önce Türklerin de gittiği Altıncı mil, Balina plajı birer “yasak bölgeye” dönüşecekti. Maraş’a ise giriş tamamen yasaklanmıştı.

 

Bir süre sonra kamuya ait plajların belli işletmelere kiralanmasına da şahit olacaktı Kıbrıs Türkü. Plajı ele geçiren işletmeciler hem fiyatları yükseltecekler, hem de dışardan Kıbrıslı Türk ailelerin yanlarında erzak ve içecek getirmelerine engel çıkartmaya başlayacaklardı. Ve Kıbrıs Türkü’nün plaj zevkini böylece bozacaklardı. 1981 yılında plaj fiyatlarını ve plaja giriş kısıtlamasına karşı protestolar bile düzenlenecekti. Tabii bu tür eylemlere rağmen pek fazla bir şey değişmeyecekti.

 

Son günlerde ise Türkiye’den gelen sermayenin eski plajların bulunduğu yerlere Oteller kaldırılmasıyla veya “Beach Clup” açmalarıyla birlikte, Kıbrıs Türkü’nün ailecek gidip eğlenebileceği plaj alternatifleri her geçen gün biraz daha kısıtlanmaktadır. Belediyelerin elindeki plajlar bile artık özelleştirilecekti bu süreçte. Şimdi ise bazı yatırımcılar tesettürlü otel yapmaktan plajları haremlik ve selamlık olarak ayırmak istediklerini duyuyoruz ve belki de bu girişimciler mahremi korumak için eskinin deniz hamamlarına benzer yapıları bile tekrardan inşa etmeyi düşünmektedirler. Hade bakalım gözümüz aydın!!