Köşe Yazarları

Delikanlım! İyi bak yıldızlara…


6 Mayıs… “Türkiye’de devrimin en güzel yüz metresini koşan” fidanların asılmasının yıl dönümü. Saygıyla.

6 Mayıs 1972’de idam hükmü giyip darağacında can verdiklerinde, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in yaşları toplamı, o güne dek ölen arkadaşlarının sayısının altındaydı. Vedat öldürüldüğü gün Deniz, Üniversite Merkez Binası’ndan Sultanahmet’e doğru yürüyen kalabalığın önündeydi. Kavgasına adını kanıyla yazdırdığı ilk yıllardı. Yediği taşlardan sarsılacak kadar ince, genç; geri dönmeyecek kadar gözü pekti… Günlerin ölüm haberleriyle geldiği bir dönemdi. Yaşadığı kısacık hayatında, en yakın arkadaşlarının bir bir düşüşüne tanık oluyor, bu onu derinden etkiliyordu. Kavgasına ölüm haberleri içinde hazırladı kendisini.

Üçü de inançlarının yolunu kendi görüşleri doğrultusunda belirginleştirdikleri ve bir araya geldikleri zaman, bir gün ölebilecekleri olasılığını biliyorlar ve bunu hiç sorun etmiyorlardı. Birlikte birçok kez ölüme gidip geldiler. Baştan beri aileleri ve yakınlarını, bir gün başlarına gelebilecek olana karşı hazırlamaya çalışıyorlardı.

Köyüne geldiği bir gün üstüne örttüğü yorganın kısa gelmesi karşısında, anasının eğilip Hüseyin’i öperek -Üzülme oğlum, yarın yorganını uzatırım- dediğini anlatıyor babası. Hüseyin, -Benim için böyle bir zahmete girmeyin, belki bu, eve son gelişimdir- demişti… Yusuf, daha dışarıda olduğu günlerde, babasına yazdığı bir mektupta kendisini unutmaya çalışmalarını istiyordu. Duygulu, gözü pek, şakacı kişiliğiyle Deniz, ilk arkadaş ölümünün acısını tattığı 25 Temmuz 1968’den dört yıl sonra; cesareti, dayanıklılığı ve kararlılığıyla hareket içinde belirginleşen Yusuf ve ağırbaşlılığı, az öz konuşuşu, bilgisiyle belirginleşen Hüseyin’le birlikte 6 Mayıs 1972’de darağacına doğru yürüdü…

Cumhuriyet tarihinde solun, infazı can karşılığı olan ilk hüküm giyişiydi bu. Onlar darağacının gölgesinde aylarca bekletildiler. Son tutuklanışlarıyla başlayan serüvenleri, hareket içinde değişik bir gerilim oluşturdu. Arkadaşları için Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in kurtarılması kendi hayatlarından daha fazla önem kazanmıştı. Çünkü onların kurtarılmalarındaki anlam, sıradan bir görünümün dışına taşmıştı. Varlıklarından çok, simgeledikleri şey öne fırlamıştı.

Ölümlerini bekledikleri günlerde, dışarıda kendileri için can verenleri duyuyorlar, bu durum onları son derece etkiliyordu. Deniz, saatlerce arkadaşlarının resimlerine bakıyor; Yusuf, büyük bir buruklukla hücresinde sabırsızlanıyor; Hüseyin -hareketin kendilerinin kurtarılması biçiminde odaklanmaması- gereğini arkadaşlarına iletmeye çalışıyordu.
Bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. Kendi inançları doğrultusunda Deniz, Hüseyin ve Yusuf bunu yaşadı. İnançlarının siyasal yorumu; bıraktıkları mirasın genişlemesine ve derinlemesine değerlendirilmesi tarihin sorunudur. Ne var ki onların son tutuklanmalarıyla başlayan ve asılmalarıyla sonuçlanan
bir yargılanmanın üstünden kolayca geçilemiyor. Evet, onlara biçilen hüküm infaz edildi, fakat var olan yasalar karşısında suçları, hükümle
Onların inandıkları yolun değerlendirilmesi, ne kadar tarihin sorunuysa, onların yargılanış biçiminin değerlendirilmesi de, o kadar bugünün sorunudur…

BU GÜNLER Kİ…
İşte yüzleri ne kadar net
dostun da, düşmanın da

Ve ilk kalkışı tozların doğacak fırtınada
denizi coşturan dalganın ilk çalkanışı

Oy, sancıyla kavrulan ten
bir canı ortak taşımadaki deryalı nabız
oy, mert bir buluşmanın gözlerde parlayışı
hesapsız hurdasız iletilen heyecan

Ve kusursuz çırpınışlarla
hayata bağlanışın ilk atakları
düpedüz, çarpa çarpa
güneşin ve toprağın dostluğuyla,
çoğalan vahşetin
zulmüne, iğrençliğine karşı
halka adanışın
ilk atakları

Artık
pürüzsüz bakışımızdaki hüzün
kaybedişten değil,
acıyla da olsa
bayırlardaki yuvalarından
sıyrılarak uçan yavru kuşlarda
coşkunun yaralarla bezenişidir
Onların kalbini öpüyoruz ağlayışlarda

N. Behram 1971
——————————————————————————
-“O artık 3 fidanının yanında”-
6 Mayıs… Türkiye’nin en hızlı 100 metresini koşan baş eğmez, boyun eğmez devrim neferlerinin idam edildikleri tarih.
Ama 6 Mayıs’ın farklı bir anlamı daha var artık… Denizler’in idam günü olan 6 Mayıs’tan bir gün önce vefat eden Darağacındaki üç fidanı savunan, ilerici ve devrimci avukatları Halit Çelenk’in de toprağa verilişinin tarihi 6 Mayıs.
“Mayıs ayların gülüdür” boşa denilmemişti, bazı şeyler tesadüf olamazdı.
Denizlerin efsane avukatı Çelenk’in vedası  hafızasından silemediği Denizler’in idamından bir gün önce oldu ve sonsuza kadar birbirlerine yoldaşlık yapmaları için 6 Mayıs tarihinde toprağa verildi. Çelenk’in cenazesinde yaptığı konuşmada kızı Serpil Güvenç, babasının, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile özdeşleştiğini belirterek, “Adeta öleceği günü kendisi seçmiş gibi” dedi. Babalarının “Baş eğmemeyi, sermaye düzenine teslim olmamayı, sosyalizm mücadelesini hiçbir zaman bırakmamayı, inanmayı, dik durmayı, kimsenin önünde eğilmemeyi öğrettiğini” belirtti. Diğer kızı Ferda Özyurda  ise “Halkı sosyalizme inandıran, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in avukatı ve yoldaşı, babam Halit Çelenk’e selam olsun” dedi.

Özyurda, “Bizler burada Deniz, Yusuf, Hüseyin ve Halit Çelenk’e layık olmak istiyorsak, onların antiemperyalist sosyalist mücadelelerinin meşalelerini hep birlikte kaldırmalıyız ve kararlılıkla ve inançla bu savaşı sürdürmeliyiz. Onlar ancak bu şekilde burada ışıklar içinde yatabilirler” dedi.
Sayısız şiire, şarkıya, filme konu olan bu üç fidanın yıldönümünde daha da tazelendi acılar. İdamlarının son anına kadar yanlarında olan Halit Çelenk bu ağır yükü uzun ömrünün her anında taşıdı.
İnfazdan sonra 3 ay uyumadığını okuduğum Çelenk, ölümünden önce verdiği röportajın birinde taşıdığı ağır yükü şöyle anlatmıştı:
“Ulucanlar Cezaevi’nin avlusunda kurulan darağacı, başgardiyanın odasının penceresinden net bir şekilde görülüyordu. Biz cezaevine geldiğimizde Deniz bu odaya alınmıştı ve pencerenin tam karşısındaki koltukta oturuyordu. Deniz’in biraz sonra can vereceği darağacı, tam karşısında duruyordu. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Deniz’i darağacına çıkardılar. İnfaz sürerken, odaya Yusuf’u getirdikler. Yusuf, pencereden Deniz’in son nefesini verişini izledi. Yusuf infaz edilirken de, Hüseyin’i odaya getirdiler ve o da, Yusuf’un infazını saniye saniye gördü. Bunu kitabımda bile yazmadım, sadece Yusuf Aslan’ın, “Duydum Deniz’in sesini” sözlerine yer verdim. Biraz sonra aynı darağacında ölecek birine, arkadaşının infazını seyrettirmekten daha ağır bir işkence olabilir mi?”
-87 yılımın en zor anı-
Halit Çelenk vefat etmeden 3 yıl önce yaptığı açıklamalarda şöyle demişti: “87 yıllık yaşamda geçirdiğim en kötü zaman dilimi olan o dakikalardaki çaresizliğimi sizlere anlatamam.
DENİZ, sehpaya çıkarıldıktan sonra ayaklarının altındaki tabureyi kendisi tekmeledi. Tabure masanın üzerinde bir süre döndükten sonra düştü. Ancak Deniz boşlukta asılı kalmadı. Çünkü boyu uzun olduğu için ayakları masaya değiyordu. Bu durumu gören Savcı Yardımcısı Veysi Sami, celladı uyararak, “masayı çek, masayı çek” diye bağırdı. Bu süre içinde Deniz’in bilinci büyük bir ihtimalle yerindeydi. Darağacındaki kişinin o saniyelerde neler yaşadığını düşünebiliyor musunuz? Deniz’in boyunun uzun olduğunu bile bile, ayaklarının değeceği bir masa konulması, “işkence”den başka hangi sözle açıklanabilir?”
B.B.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı