Poli

Cehaletin girdabında, bilimin yol göstericiliğinde geçen bir hayat

İlk ders;

Beyaz Ev’de bir resepsiyon daveti. Yeni gelen komutan, “herkesi” davet ediyor.

Biz “dışlanmışlar” hayret ediyoruz davete.

Doktor “icabet etmek gerekir” diyor.

O, her zamanki gibi kendine özgü giyimiyle çıkıp geliyor. Biz ağırdan alıyoruz.

Resepsiyon başlamış ve biz hala çıkmamışız.

Kızıyor; “Kim isterse olsun asla bekletmemek gerekir” diyor.

Mahcup oluyoruz ve kulağımıza küpe yapıyoruz bu nasihati.

İkinci ders;

Dönem, Türkiye’den öbek öbek  faşistlerin Kuzey Kıbrıs’a taşındığı dönem. Bir yanda sınır olayları diğer yanda muhalifleri sindirmek için estirilen psikolojik terör.

Gazetede buna karşı tavır alıyoruz.

Faşistler cevap veriyorlar; Siz de Uğru Mumcu gibi ölmek mi istiyorsunuz…”

Aleni bir ölüm tehtidi.

Biz umursamıyoruz ama bizden başka herkes ayaklanıyor.

Gazete ziyaretçilerle dolup taşıyor.

Dönemin İngiltere’nin Kıbrıs Yüksek Komiseri de ziyarete gelmek istiyor.

Kararlaştırılan ziyaretten yaklaşık 20 dakikalık bir sapma yapıyor Yüksek Komiser.

Ama sekreteri telefon açıp bildiriyor.

Doktor nüktedan bir dille başlıyor konuşmaya; “Bize atalarımız asılacaksan İngiliz ipi kullan, başarılı olmak istiyorsan İngiliz saati derlerdi” şeklinde devam ediyor.

Yüksek Komiser anında mos mor oluyor ve onlarca kez özür diliyor.

Böylece “İngiliz saati” deyiminin ne olduğunu öğreniyoruz yaşayarak.

 

Üçüncü ders;

Mağusa’dan bir milletvekili arıyor. Denktaş ailesinden birisinin Mağusa’nın meşhur otellerinden birine ortak olduğunu söylüyor. “Sık sık otelde görülmeye başladı” diyor ve “bunu mutlaka yazın” diye ısrar ediyor.

Biz derhal celalleniyoruz. Denktaş ailesinin memleketi parsel parsel bölüştüğü vehmine kapılıyoruz.

Zehir zemberek bir manşetle çıkıyoruz ertesi gün.

Tabii ki ortalık karışıyor. Denktaş küplere biniyor ve “çirkin muhalefet” diye bize saldırıyor.

Biz,  milletvekilimize “güvenerek” ve kendimizden emin konuyu sürdürüyoruz.

Otel sahibi çıkıp geliyor.  “Yapmayınız Allah aşkına ne ortak olması sadece otelde misafirimizdir” diyor.

Mahcup oluyoruz ama serde gazetecilik var, şapkayı yere koymuyoruz.

Doktor devreye giriyor. “Haberimiz doğru ise belge yayınlayalım,  yalan ise özür dileyelim” diyor.

“Özür dileme” kısmı irite ediyor bizi. Gururumuza yediremiyoruz.

Fakat, ispat etmek de gerekiyor.

Arabaya atlayıp Mağusa’ya gidiyoruz. “Güvenilir” milletvekilimizle görüşüyoruz. Elindeki kanıtları soruyoruz. “Otelden bir garson söyledi” diyor. Başka bir şey de söyleyemiyor.

Lefkoşa’ya dönüyoruz ve Denktaş ailesine yönelik bir özür metni yayınlıyoruz.

Ve kulaktan dolma söylentilerle gazetecilik yapılmaması gerektiğini öğreniyoruz, acı bir şekilde.

 

Dördüncü ders;

1990’lı yılların başı. Vatandaşların serbest bir şekilde plajlara ulaşımı engelleniyor. (Ki hala öyledir) Vatandaş denize uzaktan bakıyor.

Bunun  haberlerini yapıyoruz ama bir sonuç alamıyoruz. Sonra “haber yaratacak gazetecilik” yapmaya karar veriyoruz.

Alagadi sahillerinin ikinci bölümünün girişine bir barikat kuruyoruz. Bir masa, bir şemsiye ve 2 görevli bayanın ellerine plaja giriş ücretini gösteren biletler veriyoruz. Ve  bilet kesmeye başlıyoruz.

Barikatın ilerisinde de vatandaşların tepkilerini alıyoruz.

Herkes şikayet ediyor, bağırıp-çağırıyor ama giriş parasını da kuzu kuzu ödüyor.

Ortaya çok iyi bir gazetecilik olayı çıkıyor.

Fakat uzun sürmüyor, birilerinin şikayeti üzerine olay yerine polis geliyor ve derdest ediliyoruz.

Polise gazeteci olduğumuzu ve bunu haber maksatlı yaptığımızı anlatamıyoruz.

Geceyi kodeste geçirmeye hazırlanırken doktor devreye giriyor.

Başsavcı ile görüşüyor ve serbest bırakılmamızı sağlıyor.

Ama hakkımızda kamu davası açılıyor.

Dönemin Başsavcısı “bilet karşılığı para” toplanması kısmına takıyor.

Yıllarca mahkemeye gidip geliyoruz. Şükür ki davaya bakan hakim maksadımızın gazetecilik olduğunu ve kamuyu ilgilendirdiğini anlıyor.

Beraat kararı veriyor ama ikaz da ediyor. “Para konularından dikkatli olunuz.”

Böylece akçeli konuların hassas olduğunu öğreniyoruz.

 

Beşinci ders;

Havadis’i çıkarmaya başladığımız zorlu günler.

15 saati aşan çalışma sürelerinde bütün ekip sık sık toplanıp sohbet ediyoruz.

Genç ekibin, doktorun etrafında kümelendiğini fark ediyorum.

Ders kitaplarında yazılmayan gayrı-resmi tarih doktordan alıyorlar.

Boğaz sularına demir atan 6. Filo’yu protesto edişlerini anlatıyor.

Sonra Deniz Gezmişleri nasıl Filistin’e yolladıklarını.

Bir gece yarısı Türkiye’den nasıl sınır dışı edildiklerini.

Memlekette üstü örtülen cinayetleri. Muhaliflerin evlerinde ve arabalarında patlatılan bombaları.

Anılarını bir kitapta toplanması gerektiğine karar veriyoruz.

Gençler el veriyorlar ve ortaya harkulade güzel bir eser çıkıyor.

İmece usulü hazırlanmış bir hayat dersi.

Son dersimiz de bu oluyor sevgili doktorumuzla.

Şimdi geri dönüp baktığımda “ne iyi ettik” diyorum kendi kendime.

Güzel insanların ruhu ancak bu şekilde yaşatılır ve yad edilir.

Sonsuza dek…




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı