Canbulat Sineması ve Değişen Mağusa

15 Nisan 2018 Pazar | 11:57
Bedia Balses

Canbulat Sineması’nın önce adı değişmişti, sonra şehri…

Sarı benziyle tozlu bir hava hakimdi adanın üzerinde.  Yer yer güneş yüzünü gösteriyordu saklı olduğu yerden. Haberlerde savaş tamtamlarının çalındığı okunuyordu. Çocuklarda korku, tedirginlik hakimdi. Savaş kelimesini barıştan çok duyuyorlardı. Ona aşina, ona yakın, ona hazırlanır gibiydiler, dünyanın güçlü, vampir güçleri tarafından.

Mağusa, eşsiz haşmetini sur içinde saklardı hep.  Burçlarında okçular dolaşır gibi hissederdi hep kafasını kaldırdığında. Hele o kapıları, bir başka iç şehire girişin heybetli haliydi.  O sokaklarda dolaşmak, aşkın o ellenmemiş ilk halini yaşamak gibiydi. Kimselerin anlayamayacağı o ara kesitte gezinmekti. Büyülü bir kentin dinmez şarkısı vardı hendekte.  Uzayıp giden surların sakladıkları sanki dilsiz bir koronun varlığıydı. Herkesçe duyulan ama ama gerçekte var olmayan.

Arslanların beklediği o sokağa girdiğinde karşılaştık. Kapısı sıkı sıkıya kapalıydı. Daha dün kapılarını kapatmış ve ertesi gün yine perde açacak gibiydi. İçeriden sesler,kahkahalar, “nayır nolamaz” diyen akisler, ağlamalar duyuluyordu.  Sağında – solunda asılı olan posterler o son anın fotoğrafı gibiydi. Bugün oynanacak olan sinemanın duyurusu zamanın hafızasına  bırakılmıştı sanki. Posterler sararmış, biraz zarar görmüş ancak uzun zaman geçmesine rağmen zamana direniyorlardı.  Geçmişte kalan ve bugün olmayan her şey doluşmuştu sanki oraya. Mahcubiyet, masumiyet, platonik sevdalar, ölümüne savunulan dostluklar, hayaller, hat bilme, kısaca güzelliğin tüm tonları… O sinema o gün Kıbrıslılar’ın dönüşümünün, değişiminin, zamanı ileriye değil geriye sarmışlığının bir simgesiydi. Uyuyordu bina, geçmiş günlerin haşmetini özlüyordu. O kalabalıkları, çocuk cıvıltılarını, patlamış darıları, Baf sakızlarını, garga sularını,  mendillere akan gözyaşlarını, bakışmaları, fısıldaşmaları , kendini, kendini özlüyordu…  Videolardan, cdlerden, google’dan, youtube’dan haberdar olunmayan zamanların en değerli anları şimdi içeride kilitliydi. O kadar sıkı kapalıydı ki, içe doluşan senaryolar, bakışlar, sesler sanki orada bir yere sıkışıp kalmıştı.

sinemaa

Son anda ne düşünmüştü acaba sinemanın sahibi. Son filmi oynattığı anda neler hissetmişti. Bu son film diye karar verdiğinde en son izlemeye gelen insanların yüzüne nasıl bakmıştı. Veda eder gibi gösterdiği filminden sonra perde inmiş, kahramanlar yerlerine dönmüş, ekran kararmış, sandalyeler boşalmıştı. Teker teker gitmişti ağlayanlar, gülenler, Kartal Tibetler, Ayhan Işıklar, Türkan Şoray’lar, Sadri Alışık’lar… Gitmişti, kocaman Mağusa’nın sineması, gitmişti kocaman bir dönemin en güzel tanığı, en güzel alışkanlığı, sosyal hayatın zengin bir parçası, teslim olmuştu zamana. Sesler susmuş, kapılar kapanmış, gişede biletler artık hiçbir filme geçit vermez olmuştu. O sokağa artık kimse film için gelmez olmuştu. Tenhalaşmıştı sokak, filmlerle kapıya kilidi vurmuştu. Mağusa sokakları gece kulübü, Bet salonu reklamları ile dönüşmeye başladı, tıpkı Kıbrıs’ın diğer yerleri gibi. O eşsiz Mağusa surları bile koruyamamıştı şehri.  Tarihler boyunca nice uygarlığa karşı duran şehir yozlaşmanın adımlarına teslim olmuştu. Sinema kapanmıştı, Mağusalılar terketmişti sinemalarını. Evlere, salonlara, bilgisayar önlerine yerleşmişlerdi, her yerde olduğu gibi..

O sokakta yürürken şimdi ara ara duyarsınız sesleri. Geçmiş güzel günlerin yankılarını. Eskimeden zamanın hafızasında tutuyor Mağusa onları.  Gişe kapalı dursa da oradan güzel giyimli insanların bilet aldığını bile görebilirsiniz sanki. O posterler her şeye rağmen var olan şeyleri hatırlatmaya devam ediyorlar. Bir gün bir yerlerde yeniden kavuşulacağını anımsatır gibi…

 

FLU BİR FOTOĞRAFTA SAKLI KALAN DOSTLUK

Çocukluk arkadaşım İbrahim Akkorlu’nun çok etkilendiğim yazısını paylaşmak isityorum sizinle. Genç yaşta vefat eden arkadaşımız Ahmet Ertoprak’a ve bir daha çekilemeyecek o fotoğrafta kalanlara:

“O FOTOĞRAFI BULMADINIZ MI? HANİ BİZ ÜÇ KARDEŞ BİR TAVŞANI KULAKLARINDAN TUTUYORDUK…”

Kuzey ile Güney Kıbrıs arasında kapıların açıldığı 23 Nisan 2003’ün üzerinden çok geçmemişti. 1 Mayıs akşamı büyük bir trafik kazası geçirmiş ve şans eseri kafama bir kaç dikişle kurtulmuş ama arabam hurda olmuştu. Mormenekşe’de anne-babamın evinde moral bozukluğuyla yatıyordum.

Saat 10.30 gibi kapı çalındı, açtım. Karşımda hiç tanımadığım benim yaşlarda bir adam vardı. Sokak kapısının dışında da yine bizim çevrede hiç görmediğim 2 adam daha duruyordu. Yanımdaki adam Limasol’dan geldiklerini, 1974’te terk ettikleri evlerinin anahtarının bizde olduğunu, evi açmamızı ve görmelerine imkan vermemizi istediklerini söyledi.

Adam, daha önce de geldiklerini ancak annemin dükkanda olduğu için orayı bırakıp kendilerine kapıyı açamadığını, yine açmazsak muhtara başvuracaklarını ifade etti. Bahsettiği ev rahmetli Nefise nenemin eviydi. Nenem öldükten sonra evi kapalı duruyordu.

Bir an onlara baktım, halimi düşündüm ve onlara “Anahtarlarının hangileri olduğundan emin değilim bulursam açarım” diyerek mutfağa yöneldim ve başka birçok anahtarın bulunduğu çekmeceden “nenemin evinin” olduğunu hatırladığım anahtarı alarak Limasol’dan gelen 3 adamla birlikte eve gittik.

Anahtarın kilit içinde dönüşünü ve kapının açılışını nefeslerini tutarak izlediklerini görünce ben de doğru anahtarı bulduğuma ve kapıyı açtığıma sevindim. İzin isteyip üçü birden içeri girdi, ikisi bir bakıp çıktılar ve benimle evin avlusunda sohbet etmeye koyuldular.

Benden 10 yaş daha büyük olan en büyük kardeş ise içeriden önce 2 tane fotoğraf tablosu çıkardı ve “bunlar annemindi, alabilir miyim” diye sordu. “Alabilirsin tabii. Onlar annenizin” dedim. İç içe geçmiş 2 küçük un eleği ile çıktı az sonra… Yine sordu ve yine aynı yanıtı verdim.

Duvarlarda ve dolapların çekmecelerinde hiç fotoğraf bulmadınız mı? diye sordu. Ben de “Nenem eve yerleştiğinde içinde hiç eşya yoktu. Başka göçmenler almıştı ev içindeki eşyaları. Duvarda da fotoğraf olduğunu hatırlamam, olsa saklarlardı” dedim. Dolapların çekmecelerine bakmak için izin istedi. Dolaplarda eski eşya fotoğraf veya başka bir şey yoktu. Yine de bakabileceğini söyledim. Baktı ve tabii fotoğraf bulamadı.

Üzüntülü bir yüz ifadesiyle dışarı çıktı ve bana “Hiç mi fotoğraf bulmadınız? Üç kardeş bizim bir fotoğrafımız vardı. Üçümüz dururduk ve bir tavşanın kulaklarından tutardık… Onu da mı bulmadınız?” diye sordu. O an içim burkuldu. 40’lı yaşlardaki bu üç kardeş, çocukluk anılarının peşinden 90-100 kilometre yol katederek taa Limasol’dan gelmişler ve bir fotoğraf arıyorlardı. Gülümsedim ve “Üçünüz de buradasınız, bir tavşan bulayım ve bir resminizi çekeyim” dedim. Sözlerimi duyunca onlar da buruk bir şekilde gülümsediler.

Bir fotoğrafın ne kadar değerli olduğunu o gün onların yüzlerindeki ifadede görmüştüm…