Büyüyen mesele

15 Ağustos 2018 Çarşamba | 09:47
Ahmet Okan

 

Osmanlı döneminde yüzlerce yıl süren bir ailenin hanedanlığı altında yaşayan insanlar ne olduklarını pek kestiremiyorlardı.

İslam kabul edildikten sonra, imparatorluk bu esaslar çerçevesinde idare ediliyordu.

Türkçe konuşurlar, Arapça yazıyorlardı.

Gerçekten neydiler?

  1. Asrın sonlarında “ulusalcılık” diye bir mesele aydınların kafasını karıştırmaya başlamıştı.

“Milliyetçilik” akımı Namık Kemal’in şiirlerinde, tiyatro oyunlarında kendisini gösteriyordu ama nereye varmalıydı bu işler?

  1. Yüzyılın başlarında Mehmet Akif Ersoy “Türkçülük” üzerine kafa yorarken Turancılığa kadar sürüklenmişti.

Kafalar iyice karışıktı.

Derken Mustafa Kemal ile birlikte “ulus devlet” şekillendirilmiş, Turancılık olmasa da Türk kimliği neredeyse “üst kimlik” olarak belirlenmeye çalışılmıştı ki, bunun da olumsuzlukları ileriki dönemlere hatta günümüze kadar sürüklenip gelecekti…

Durum bu iken Kıbrıs’taki Türkler ne yapsındı?

Osmanlıya bağlı bir vilayette yaşarken ve ne olduğu belli olmayan bir Osmanlı kimliğine sığınırken, birdenbire İngiliz idaresi içinde buluvermişlerdi kendilerini.

Bunun hem yararlı hem zararlı yanları olacaktı.

Özellikle eğitim meselesinde gözleri açılacaktı adalıların.

Ve giderek, “ümmet” ten kurtulup ayrı bir “cemaat”, daha sonra “toplum”, en sonunda kendilerine “halk” demeye başlayacaklardı.

Hatırlardadır, 1940’lı yılların başında bir kurum oluşturmuşlar ve adadaki statülerini “azınlık” olarak belirlemişlerdi. (KATAK)!

Ta kimliklerini belirlesinler birçok şeye katlanmışlardı…

İngiliz’den birçok şey öğrenilirken, onlardan çok çekmişlerdi de.

İngiliz onları ısrarla bir İslam topluluğu olarak tutmak istiyordu ki şimdi de tutmak isteyenler var ve üstelik bunlar İngilizler değil!

Kimlik bunalımı sadece Kıbrıslı Türklerde yoktu, aynı zamanda Kıbrıslı Rumlarda da vardı.

Kendilerini büyük Elen ulusunun bir parçası görüyorlardı.

Kıbrıslı Türkleri kendileri ile birlikte Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdi.

Üstelik bu istek her siyasi kanattan geliyor ve Kıbrıslı Türkler ikna edilmeye çalışılıyordu.

Tavşana kaç tazıya tut diyen İngiliz için bu durum biçilmiş kaftandı.

Tam da bu yüzden iki ana unsur birbirine düşürülebilirdi ki neticede öyle yapılmış, maya tutmuştu!

İngilizlerin Allah’ı var (!) iki toplumu da yok etmek için çalışmamışlardı.

Birbirine düşürmeyi başarmış ama coğrafyadan silinmelerini gerektirecek herhangi bir planları olmamıştı.

Neticede bu mesele başkalarına havale edilecekti!

Kimdi o başkaları?

Sözcü gazetesinde Saygı Öztürk,  Korgeneral Altay Tokat’ın kendisine anlattıklarını aktardı.

Altay Kıbrıs’ta görev yapmış, 1974’te de harekata katılmıştı.

Harekat tamamlandıktan sonra Dr. Küçük ve Rauf Denktaş tarafından Türk yetkililere öneriler götürülmüş.

Buna göre iki lider şunları önermiş: “Bu askerlere bir ev, bir otomobil ve bir miktar arazi verelim ve Kıbrıs’a yerleşsinler. Harekata katılan askerler ve daha sonra çoluk çocukları Kuzey Kıbrıs’a sahip çıkarlar ve gerekirse canları pahasına Kuzey Kıbrıs’ı savunurlar. Böyle yaparsak Rumlardan kalan ev ve otomobillerin yıkılıp çürümesi önlenmiş olur ve güvenlik ihtiyacımızı da sağlam temellere oturtmuş oluruz.  Türkiye’den getirilecek göçmenler beklentilerimizi karşılayamazlar hatta ileride sorun yaratırlar.”

Ve komutan devam edip diyor ki:

“Denktaş ve Küçük’ün teklifi basit ve günlük gerekçelerle kabul görmedi. Adaya Türkiye’den göçmen getirildi. Onlara ev ve otomobil verildi. Ama Kıbrıslı Türkler ile göçmen Türkler arasında hala soğukluk sürüyor. Uyguladığımız yöntemle sorun çözülmediği gibi daha da büyüdü.”

İki lider bunları gerçekten önermişse, tarihe not düşülmelidir…

Komutanın dediği gibi mesele daha da büyüdü.

Tekrardan kimlik meselesi; kültür meselesi halini aldı…