Köşe YazarlarıSürmanşet

BU ÜLKE BİR BATAKLIK MI?







“Bataklıklar ülkesinde’ insanlar daha çok başkalarının hak ve hürriyetlerini düşünür. Orada hürriyetin değeri yüksektir ama olur olmaz bahanelerle başkalarına tatsızlık vermek anlamına gelmez”




(Beyaz Zambaklar Ülkesinde – Grigory Petrov)



Temmuz ayıydı. Günün en güzel saatleriydi: Akşam olmak üzereydi.…

Denizin beyaz köpüklerle hırçınlaşan mavi gözleri tutkuyla bizi çağırıyordu. Bu saatlerde plajdaki kalabalık azalır, deniz, köpüklerini bembeyaz tığ işinden bir örtü gibi motif motif, kıyıya ulaştırırdı. Sahilde yürümek için muhteşem anlardı. Ayaklarımızı yalayan o ıslak ve ılık serinlik kafamızın içindeki gerginlikleri de alıp götürürdü.

Akşamüstlerini seven insanların ortak bir lisanı olduğunu düşünürüm hep. Sessizliği, gökyüzünün rengini, kahvenin tadını, kitabı, şarkıyı seven bir grubun buluşmasıydı sanki bu saatler. En azından benim yaşadığım yerde yıllardır böyleydi.

Suların menekşelendiği, kahvelerin tüttüğü, gökyüzündeki erkenci yıldızların baş gösterdiği, hüzünlü şarkıların saatiydi.

Öğlenciler gitmiş, gençlik cıvıltıları azalmış, denizin içi tenhalaşmıştı. Güneş koruyucuları ve çeşitli yağlarla parlamış diri vücutların yerini yılların izlerini taşıyan, biraz pörsüyen, nice yaşanmışığın yorgunluğuyla hayata deniz ile tutunan, içinde sakladığı sırlarla gözlerinde hüzünler taşıyan orta yaşlı insan silüetleri almıştı…

Denize en yakın şezlonga uzandık. Bu yakınlık akşamla buluşan dalgaların sesini daha bir büyülü yapıyordu. Kitaplarımızı açtığımızda derinlerden ince bir sızı gibi Sezen’in sesi dalgaların sakinliğine eşlik etmeye başladı:

 Yaz bitmeden gel
Yapraklarım solmadan narlar olmadan gel
Gün devrilmeden
Yeşil erik beyaz örtüye konmadan g
el

 

Günün en güzel anlarıydı.

Yanımda eski bir kitap getirmiştim. Kitabım çok eski zamanlarda okuduğum, adının başlı başına bir şiiri çağırdığı, Atatürk’ün müfredatlara girmesini istediği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş zamanı yazılan bir kitaptı. Yazar Grigory Petrov’un Finlandiya halkının içinde bulunduğu durumu, cehaletten kurtulmak için ülkedeki bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücadeleyi anlatmaktaydı:

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ

Bu kitabı eğitim kaosu yaşadığımız ve nerdeyse öfkeden kudurmama sebep olacak uygulamaların olduğu bu zamanlarda yeniden okumak istedim.

Orada bulduklarım, gördüklerim, yaklaşık yüz sene önce yazılanlar ne kadar aciz ve geri bir durumda olduğumuzu bir tokat gibi yüzüme çarptı.

Kitabın ön sözünde şöyle diyordu:

 

“Tramvaya binersin biletçi yok. Kontrolör yok. Parayı kutuya atar, dilediğin yere gidersin.’’ Finli bir öğretmen bunun nedenini şöyle açıkladı: ‘‘Rusya’da, bütün Avrupa’da olduğu gibi, halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konulursa, peki o zaman kontrolörleri kim denetlesin? Biz, kontrolöre değil, halka, insanlara inanırız..”

 

Kitaba dalmışken yan tarafımızda büyük gürültüler halinde birilerinin yaklaştığını farkettim. Çoluklu, çocuklu, kocaman bir aile grubuydu sahile gelen. Gürültülerle şezlongları dağıttılar, kendilerine uygun olacak biçimde yerleştirdiler, bağıra çağıra varlıklarını tüm sahile duyurmak için naralar atmaya başladılar. Daha doğrusu ben öyle düşündüm. O kadar yüksek sesle konuşup, bağrışıyorlardı ki ne kitap okmak, ne müzik dinlemek, ne de denizin sesini duymak mümkün değildi..

Birazdan deniz hararetlerini alır, denizin dinginliği onları yatıştırır diye beklemeye başladım.  Bunun boşa olduğunu anladım çok geçmeden. İş yeme – içme kısmına gelimişti. Yarım saat geçmeden etrafı çöplüğe çevirmişlerdi. Çips paketleri, bira ve kola şişeleri kumların üzerine atılmıştı. Tenezzül edip çöp kutusuna atmıyorlardı. İşin kötüsü etrafı kirlettiklerinin bile farkında değillerdi.

Kendimi zorlayarak kitaba yeniden kendimi vermeye çalıştım. Bu ortamda okuyabileceğim en tezat kitaplardan bir tanesini okuyordum. Kitabın şu cümlelerini zar zor okurken, bunun bir  İllüzyon olduğunu farzettim:

 

“Yolculukta kimse seni rahatsız etmez. Uyurken kimse seni yüksek sesle konuşup uyandırmaz. Finlandiyalılar konuşmaz, fısıldaşırlar… Büyük şehirlerde binlerce insan sokaklarda dolaşır. Birileri gelir birileri gider; yalnız başlarına veya topluca yürürler; karşılaşırlar, dururlar, konuşurlar ama çıt çıkmaz. “

 

Yaz boyunca bu tür şeyleri gözlemledim. Nüfüs arttıkça kalabalıklaşan her yer gibi bizim sahilimiz de -hafta araları ve hatta akşam üzerleri de- kalabalıklaştı. Hayır kalabalıklaşmadı, kalitesi düştü, Bağıran, çağıran, oraların sadece onların olduğunu sanan düşük kültürdeki insanlarla doldu.

Plajın gün boyu çaldığı kötü müziğe birkaç sarhoş, göbek atarak destek de veriyordu artık.  Plaj zaman zaman tavernaya dönüyordu! Nadir olarak çalınan yabancı slow veya kaliteli Türkçe şarkılar başlayınca seviniyorduk. Bağıran kalabalıklar sessizliği yeniyordu. Her yerde bağrıltı hüküm sürüyordu.

Geçtiğimiz yaz kahve içmek veya yemek yemek için pek çok mekana gittik. Genelde yukarıdaki yazdıklarımın artık Kıbrıs’ın yapısı olduğunu yenik bir savaşçı gibi kanaat getirdim. Yemek yerken yan masalarda görüntülü sohbet ile tüm mekanın duyacağı şekilde uzun uzun sohbet edenler, sadece mekanın değil tüm dünyanın sahibiymiş gibi davrananlar, etrafına verdiği rahtsızlığı bir cesaret ve özgüven sayanlar, trafikte yaşanan büyük saygısızlık hepsi kültürü ve yapısı değişen bir ülkenin aynasıydı.

 

Yukarıda saydıklarımı gittiğim her mekanda yaşadım ve yaşıyorum. Gün geçtikçe gittiğim mekanlara, ortamlara, konuştuğum insanlara yabancılaşıyorum. Nereye gitsem kaçmak istiyorum. Gürültü, kaos, kirlilik, trafik ve işte Kıbrıs. Bizim çocuklarımıza yaşamak için sunduğumuz Kıbrıs.

Küçük oğlum 43 kişilik bir sınıfta okuyor. Her gün gürültüden baş ağrıları ile eve geliyor. Gürültüden dersi dinleyemiyorum diyor.  İçimin bütün öfke kontrolleri tek tek yıkılıyor. Tahammül sınırım azalıyor. Bu benim çözebileceğim bir sorun olmaktan çok daha ileri bir yere çıkıyor.

Kültürü düşük, yoz bir ortamda naralar atıp, bağıran, çağıran, küfreden insanlar arasında başka bir dünyanın mümkün olduğuna çocuklarımı inandırmam her geçen gün zorlaşıyor.

Onlar bu yoz ortamda büyüyorlar.

Yeşile, çevreye önem verilmeyen, bağırıp, çağıran, bel altı espriler yapan, cinsel açlığın bir türlü giderilemediği, tecavüzün, şiddetin ülkede kol gezdiği saygısız ve düşük kültürlü bir yapının içinde bir tutam gökyüzüne, bir parça helal ekmeğe, bir avuç zeytine, kitaba, emeğe, şarkıya, şiire tutuna tutuna, okyanusun ortasında küçük bir kayıkta dalgalara maruz kalırcasına tutunuyoruz hayata.

 

Beyaz Zambakalar ülkesinde fısıldaşan insanların arasında kendimi hayal ederken kitap bana Finlandiyalıların bugüne gelmeden önceki durumunun Kıbrıs’tan farklı olmadığını anlatıyor: “Ülkede kültür işçisi yoktu. Halkın zekâsı uyuyordu. Cahillik, bilgisizlik artıyordu. Kalabalık ve yoksulluk da artış gösteriyordu. Devlet yoksullaşıyordu. Ahlakça, fikirce, ekonomice iflasa sürükleniyordu.”

Onlar bu kaostan çıkmışlardı. Onlar bu kaostan EĞİTİM yoluyla çıkmışlardı. Bizim şu anda yerlerde süründürdüğümüz, önemsemediğimiz, çocukları kurban verdiğimiz eğitim sisteminde ne yapmadıysak onları yaparak çıkmışlardı o bataklıktan.

Kendi kurtuluşumuzu yalakalıkla, nüfüs taşımakla, koltuk sevdasıyla, kısa yoldan zengin olma hayalleriyle, namussuzlukla, mafyayla yapamayız. Yapmamız gereken şey çocuklarımıza ve gençlerimize eğitimle en büyük yatırımı yapmakla mümkündür. En büyük parayı ve önemi eğitime ve çocukların geleceğine harcalamalıyız. Bunun başka yolu yoktur. Bataklıklar ülkesinden  Yaseminler Ülkesine ancak EĞİTİMle varabiliriz.

Bataklıklar ülkesinde,  yüksek sesle konuşup, namussuzları alkışladığımız, önlerinde eğildiğimiz, üstelik de saygı duyduğumuz bir zamandayız.

Beyaz Zambaklar ülkesi nasıl yaratılmışsa Yaseminler ülkesinde EĞİTİM SİSTEMİYLE birlikte ülkeye format atmalıyız. Tek kurtuluşumuz budur. O zaman suç, kumar, gece kulübü, bet ülkesi olmakan çıkar Mis Kokulu Beyaz Yaseminler Ülkesi olabiliriz.

——————————————————————————————————————————

Zamana Asılı Satırlar:

Beyaz Zambaklar Ülkesinde:

 

Petersburg’da Fin memurlarının çalıştığı özel bir Fin garı var. Bu garda daha ilk adımda olağanüstü bir şey duyulur. Rus garları ve gişelerinde pislik, düzensizlik görülür; bağrışmalar, gürültüler işitilir. Finlilerin tarafıysa tertemiz, düzenli, sessizdir. Vagonlarda ne büyük ayrılık var! Bizimkilere benzer Rus vagonları sanki tükürük hokkası, sıyrıntılı, çeşitli notlar ve isimlerle dolu. Yolcularla kontrolörler arasında ya da sadece yolcular arasında sürekli anlaşmazlıklar çıkar. Fin vagonlarında herkes yerini bilir. Hiçbir anlaşmazlık olmaz, kimse vagona tükürmez, yüksek sesle konuşmaz, sigara içmez. Örnek bir temizlik. Ucuz olan üçüncü mevki yataklı vagonlar pek güzel döşenmiş, tertemiz çarşaflarla örtülü. Yolculukta kimse seni rahatsız etmez. Uyurken kimse seni yüksek sesle konuşup uyandırmaz. Finlandiyalılar konuşmaz, fısıldaşırlar… Büyük şehirlerde binlerce insan sokaklarda dolaşır. Birileri gelir birileri gider; yalnız başlarına veya topluca yürürler; karşılaşırlar, dururlar, konuşurlar ama çıt çıkmaz. Kalabalığın sesi duyulmaz. Finlandiya’da Rus kültürü olmadığının ilk belirtisi budur. Finlandiya’da polisler, jandarmalar bağırmaz. Faytoncular insanı azarlamaz; karşılaşan dostlar, düşünce ve duygularını boğaz paralarcasına söylemez. Finlandiya’da insanlar hür oldukları için, istedikleri zaman, diledikleri  yerde şarkı söylemek, çalgı çalmak gibi hakları olduğunu düşünmez.”









Başa dön tuşu