Köşe Yazarları

Brüksel yollarında






Larnaka’dan Brüksel’e gitmek Çin işkencesi çekmek gibi bir şey. İkide birde Brüksel’e gitmek zorunda olan Kıbrıslı Avrupa Parlamenterleri’nin mazoşist bir yanları olmalı. Ya da uçakta rahatça uyumayı öğrenmiş olmalılar. Benim gibi uçakta uyuyamayan insanlar için 36 saat gözünü kırpmadan oturmak demektir bu seyahat. İyi ki Japonlar “Sudoku”nu icat ettiler yoksa çatlamak işten değildi.

Saat gece 12:30’da Lidra Palas barikatına gittim. Yarım saat sonra otobüs hareket etti. 50 kişi dolayında bir gruptuk. Biz Kıbrıslılar çok bireyci insanlarız. Birlikte iş yapmayı beceremiyoruz. Herkes kendi havasını çalmak ister. Bu nedenle belli bir yerde toplanmak hiç de kolay olmuyor.

Uçak alanında bir araya toplanmayı başardıktan sonra bir yetkili bizlere biletlerimizi dağıttı. Bilete bakar bakmaz soyadımın yanlış yazıldığını farkettim. BEKIR AXKIN olarak yazılmıştı. Yetkiliye bunu gösterdim. Yüzünü ekşiterek “Gidelim bakalım, belki düzeltiriz” dedi. Bilet işlemlerinin yapıldığı masalardan birine gittik. Oradaki kadına derdimizi anlattık.

Kadın biletimi ve kimlik kartımı alarak içeriye bir yerlere gitti. Döndüğünde uçak alanında düzeltilemeyeceğini söyledi. Ama kendisi bize biniş kartını vereceğini ve Brüksel’e gidince başımızın çaresine bakmamızı söyledi.

Ben yol yakınken dönmeye hazır biri olarak “Orada düzeltmek mümkün olacak mı? Yaban ellerde kalmayalım” dedim ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:

  • Üzülecek ne var? Tatilini uzatmış olursun.
  • Türk kadınları sizlere benzemez. Adamı döverler.
  • Yani sizde dayak da mı var?
  • Var ya.
  • Türk kadınlarının bir bildiği var. Zaten Kıbrıslı erkekleri dayaktan geçirmek gerekir.
  • Yarana bastık galiba.
  • Ne sen sor ne ben söyleyim.

Bir kâğıdın üstüne adımı yazdım ve yetkiliye vardim Brüksel’e gidince düzeltmesi için. O da düzeltmek için uğraştı. Brüksel havaalanında elime bileti aldığım zaman AXKIN’ın AZKIN olduğunu gördüm. Çekindim, bir şey söylemedim. Kimsenin dikkatini de çekmedi ve sağ salim memlekete döndük.

Saat 4’ü bir şeyler geçe hareket eden uçak tıklım tıklım doluydu. Bir tek boş koltuk yoktu. Kendi kendime “Air Serbia herhalde ucuz hava yollarından biri olduğu için bu kadar doludur” diye düşündüm.

Bir saat kadar Belgrat havaalanında bekledik ve Brüksel’e hareket ettik. O uçak da doluydu. Tuvalete gideceğim numarasıyla uçağı boydan boya arşınladım. Boş koltuk göremedim.

Dönüşte Aegean havayollarını kullandık. Brüksel-Atina ve Atina-Larnaka. Her iki uçakta da boş koltuk yoktu. Bir Rum arkadaşa Aegean havayollarının ucuz olup olmadığını sordum. Ucuz bir havayolu değilmiş.

Sabahleyin saat 10’da Brüksel’e vasıl olduk. Saatlerimizi bir saat geri çektik. Bavulları alıp bizi bekleyen otobüse gittik. Gittik gitmesine ama bu arada bir kurban verdik. Yetkili sayar sayar, bir kişi eksik. Otobüse gidinceye kadar bir Kıbrıslı becerdi ve kayboldu. Kendini bulmak için izciler salındı. Bir süre sonra salına salına geldiler. Vatandaşımız özür dileme ihtiyacını bile duymadı.

Otele kabul saatimiz öğleden sonra olduğu için zamanı öldürmek maksadıyla bizlere bir şehir turu düzenlendi. Bu iş için bir de profesyonel rehber kiralandı. Uçak alanından şehir merkezine giderken NATO genel merkez binalarını gördük ve rehber bize NATO’nun Paris’ten Brüksel’e nasıl ve niçin taşındığını anlattı.

Şehir merkezinin sokaklarını gezerken farkettik ki Brüksel’in en büyük ve en şaşaalı meydanları, kiliseleri ve sarayları II. Leopold tarafından yaptırılmış. Belçika gibi küçük bir ülkenin kralı nasıl olur da geriye bu denli tantanalı bir miras bırakmış olabilir?

Leopold hükümetten aldığı borç parayla Kongo’da bir çiftlik satın alır. Çiftliğini paralı askerlerle büyüterek Kongo’nun tümünü ele geçirir ve ülkeyi özel mülkü gibi kullanır. 1908 yılında, ölümünden bir yıl once özel mülkünü Belçika devletine devreder. Kongo’da ele geçirdiği mülkü Belçika topraklarından 76 kez daha büyüktü.

Kongo’da elde ettiği elmas ve kauçukla büyük paralar kazanır. Bu arada Kongo’da ciddi katliamlar yapar. Doğrudan öldürttüğü veya ölümüne sebep olduğu insanların sayısı konusunda anlaşmazlıklar var. Bu rakam, 1 milyon ile 15 milyon arasında değişiyor. Ne var ki kimseler size o muhteşem binaların harcının Kongolu insanların teri ve kanı ve canı ile yoğrulmuş olduğunu söylemez.

Atom çekirdeğinin 165 milyon defa büyütülmüş şekli olan paslanmaz çelik yapının yani “Atomium” müzesinin önünde fotoğraf ve sigara molası verilince rehbere yaklaştım ve özür dileyerek bir noktayı düzeltmek istediğimi söyledim. Gezi sırasında iki-üç defa Eyfel Kulesi’nin 1900 yılındaki uluslararası fuar için inşa edildiğini belirtmişti. Tarihi 10-12 yıl geriye çekmek gerektiğini söyledim. Hiç oralı olmadı. Rehber “Siz öyle biliyorsanız öyle olsun” gibi ukalaca şeyler söyledi. Telefonda rahatlıkla internete bağlanabileceğini ve oradan çek edebileceğini söyleyince de ihtiyacı olmadığını söyledi. Arkamı dönüp uzaklaştım. Belki de halâ aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor.

Öğleden sonra otele vasıl olduk ve işkence de son bulmuş oldu.








Başa dön tuşu