Köşe Yazarları

Bir Zirveye giderken – 2








Şubat 1985 tarihli Yeni Kıbrıs dergisindeki “Zirveye Giderken” başlıklı yazım şöyle devam ediyor:




Ekonomikman güçlü olan Rumlar, zayıf olan Türkleri ezeceklerdir. Ülkenin sanayi ve ticaretini ellerinde bulunduran Rumlar, adada Türklere hayat hakkı tanımayacaktır. Türklerin bu alanlarda Rumlarla rekabet etmeleri zor, hatta olanaksızdır.
Ekonomikman zayıf olmamızı ve bunca zamandır bu alanda bir arpa boyu yol almamamızı Rumlara fatura edemeyiz. “Ambargo”yu zayıf kalmamıza sık sık bir gerekçe olarak gösteriyorsak da bence ambargo nedenlerden sadece bir tanesi. Ekonomikman geri kalmışlığımızın günahını kendimizde aramalıyız.
Buna rağmen federal bir devlette bölgelerin ekonomikman denk olmaları gerekliliği yadsınamaz. Zayıf tarafın ikide bir oyunbozanlık yapacağı kesin. Federal devletin kurucularının bu gerçeği, göz önünde tutmaları gerekecektir.
“Can, mal ve namus güvenliğimiz nasıl sağlanacaktır?” soru işaretinin çengeli her Türk’ün zihninde asılı durmaktadır. Kıbrıs’ta sayıca az olan Türkler, geçmiş acı deneyimlerle, geleceğe kuşkulu gözle bakıyorlar.
Buna karşılık Rumlar “bölgede azınlıkta olmaları” nedeniyle kendilerini güvenlikte hissetmiyorlar. Bölgede kendilerini Türkiye’nin tehdidi altında olduklarını söylüyorlar.
Bu yüzden Federal Cumhuriyet’in bu iki “korku” arasında kurulacak dengenin ekseni üzerine kurulması gerekecektir. Zaten Rumlar, bu korkuyu 1974’ten sonraki kadar derinden hissetselerdi 1960’lı yıllarda olayların bu denli kolayca çığırından çıkabileceğine pek ihtimal vermiyorum.
Araya kan girmiştir. Bu nedenle “sende kuyruk yarası, bende çocuk acısı” olduğu sürece dost olmamıza olanak yoktur. Bu tutuculuk özelliği sonucudur.
Her iki tarafta da hem “kuyruk yarası” hem de “çocuk acısı” olduğu kesin. Kayıp yakınlarını bekleyen gözü yaşlılar, babalarını sadece fotograflardan tanıyan çocuklar, mezarlara çiçek taşıyan anneler, soğuk yataklarında büzülüp dua eden sevgililer ve intikam hırsı ile gözleri kararmış delikanlılar.
Kurulması tasarlanan Federal Cumhuriyet’te bu insanların her biri, birer sorun olacağa benziyor. Ama mantıklı mecralara döküldüğü zaman acılardan tatlı ürünlerin devşirildiği de tarihte sıkça görülmüştür. Ne demişler? “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır”.
İnsanoğlu, nedense, tabiyatı gereği tutucu oluyor. Değişiklik ve yenilikten ürküyor. Yüzyıllardır varolagelen “babalar ve oğullar” çatışması, insanoğlunun , herhalde, küçük bir çevrede, dar bir muhitte ve büyük bir yeknesaklık içinde ömür törpüleyen bir adalının normalden de daha tutucu olmasına şaşmamalı.
İnsanlar kendilerine göre iyi kötü bir düzen kurmuşlardır. Yuvarlanıp gidiyorlar. Federal Cumhuriyet’in getireceği yeni düzen belirsiz. Ayrıca birtakım yenilikler de gerektirebilir. “Yeni düzende ben ne olacağım?” veya “bana ne olacak?” sorularına açık ve kesin bir yanıt alınamayınca “İyisi mi değişmesin” moduna girer. “Bencilce” bir tutum olarak nitelendirilebilir ama “insanca” olmadığını söylemek mümkün mü?
Uzun bir süre kitleler, belli bir yöne doğru yönlendirilmişlerdir. Kiliseler, camiler, okullar, gazeteler, radyolar, televizyonlar ve çeşitli kurumlarca, on yıllarca, insanlara, karşı tarafın “düşman” olduğu telkin edilmiştir. Bu yönlendirmeyi durdurmak zor olacaktır. Ama bir an için, bunun başarıldığını ve tamamen durdurulduğunu farzetsek bile, kitleler belli bir süre o yönde yürümeye devam edeceklerdir. Tıpkı süratle giden bir arabanın frenine basıldığı zaman arabanın cayırtılar çıkararak belli bir mesafe daha yol aldığı gibi. Yol kaygansa arabanın devrilme olasılığı bile var.
Günümüzde kitlesel motivasyon ve yönlendirilmelerden, hatta daha ileri safhada beyin yıkamalardan kurtulmak olanaksızlaşmıştır. Dört-beş yaşlarında bir çocuğun barış istemediğini söylemesi hayretimi çekti ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:
Niye barış istemiyorsun?
Rumlar düşmanımızdır.
Niye düşmandırlar?
1963’te bizi öldürdüler.
Ona kadar doğru dürüst saymasını bilmeyen bu çocuk çatır çatır “Bindokuzyüzaltmışüç” diyebiliyor!
Kuşkusuz, bir de “bireysel çıkarlar” söz konusudur. Güney’de bir damı olmayan kişi, bugün bir villada yaşıyor olabilir. Güney’de bir “frahti”si olmayan bugün “bağ bahçe” sahibi olmuş olabilir. Rumdan kalan bir fabrikaya konmuş olup bugün “Holding”ci olmuş olabilir. Kurduğu atölyede diktirdiği kotları veya imal ettiği botları, askere satan işadamı olmuş olabilir. 27 yaşında 30 yıl üzerinden emekliye ayrılıp kurduğu ikinci bir işle köşeyi dönen bir gariban olmuş olabilir. Bavul turizminin gerektirdiği malları ithal ederek milyonlar vuran bir tüccar olmuş olabilir. Ve en önemlisi, ganimet yığınlarının arkasına sığınarak kara paranın kaba gölgesinde “vatan, millet, şehitler” diye kükreyen genç politikacı olmuş olabilir.
Bütün bu insanlar, “ne idüğü belirsiz olan” bir değişikliği niye istesin?
Hele Türkiye’den gelip buraya yerleşmişse niye federasyon istesin?
Normal bir insan, kendi eliyle kendi “can damarı”nı niye kessin?
Ama buna rağmen, bütün bu insanlar; iyi niyetlisi – kötü niyetlisi, üç kâğıtçısı – dürüstü, zalimi – mazlumu, zengini – fakiri, çalışkanı – tembeli, cömerti – cimrisi, hakkını alamayan – hakkından fazlasını alan, kazık atanı – kazık yiyeni, hepsi bu ülkenin insanıdırlar. Ve bu insanların tümü, şu veya bu duygularla, ve merakla New York zirve toplantısının sonucunu bekliyorlar. Federasyonu benimseyen de benimsemeyen de zirve toplantısının neler getireceğini dört gözle bekliyorlar; kimi ümitle, kimi çekinerek.
Halbuki zirve nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, zirve bir son değil, sadece bir başlangıçtır. Zirveye çıkmak kolay olmamıştır. Ama esas zorluk zirveden iniş olacaktır. Düzlüğe çıkmak için çok uzun ve dikenli yollardan geçmek gerekecektir.
Dikenli yolları aşmak görevi “Çalışma Komisyonları”na verilecektir. Dananın kuyruğu da, galiba, orada kopacaktır.







Başa dön tuşu