Köşe Yazarları

BİR KENTİN LEKELERİ








Bir sonbahar zamanı terk edilmiş bir evin odalarına serin rüzgarlar sinmiş; her rüzgar kalkışında odadan odaya belli belirsiz bir ıslık sesi geziniyordu.




Ancak serin rüzgarlarda geceler buz kesmekte.



Geriye kalan eşyalar tutsak tutulmuş askerler gibi akıbetlerini bekler gibiydiler.

Oturma odasında duvara özenle yerleştirilmiş altın renkli çerçeve içinde siyah beyaz renkleri solmuş zamanı durduran bir evlilik fotoğrafında unutulmuş bir mutluluk vardı:

Henüz ortak şarkılar solmadan yine bir sonbahar zamanı bir Rum fotoğrafçıya gidilerek üç dört poz evlilik fotoğrafı çekilmiş, her bir pozdan 12’şer adet yapılmış, mutlulukları sabitlensin diye en beğenilen poz büyütülüp çerçevelendirilerek duvara asılmıştı.

Fotoğrafın altında duran sehpa yıllarca üstünde taşıdığı ahşap radyo alınınca gövdesi kesilip atılmış gibi hissediyordu kendini.

Halbuki her şeyin yerli yerinde olduğu zamanlarda her şarkı çalındığında o şarkılara evdekilerle birlikte katılırdı.

Karşısında altı dolaplı siyah beyaz televizyonda filmler seyredildiğinde ev olduğundan fazla kalabalık olurdu.

Ama kalabalıklardaki neşe ve sevincin yok olduğu, tıpkı terk edilmişlik gibi ürkünç bir sessizliğe gömülen dönemleri de yaşamıştı bu ev.

Öyle zamanlarda rüzgar bile susar domdom kurşunlarının vahşi sesi dinlenirdi.

Döşemeleri gülkurusu renginde iki koltuk bir kanepe terk edilmişliğin burukluğunu diğer eşyalarla paylaşıyorlar ve bütün bu olup bitene bir anlam veremiyorlardı.

Yer yer sıvaları düşmüş duvarların birinde bir duvar saatinin lekesi yabancı gibi duruyordu oturma odasında.

Yoksa bu kente lekeler mi düşmüştü?

Odalar hava alsın diye pencereler içeriden açık bırakılmış, panjurlar kapatılmıştı.

Üşüyorlardı…

Yatak odasındaki elbise dolabının kapıları ardına kadar açık durduğundan rüzgarın sesine bir tek bu kapıların gıcırtısı eşlik ederken, orta kapısına yerleştirilmiş boyaynasının astarları görünüyordu.

O aynanın karşısına uzun yıllardır kimsenin geçip durduğu yoktu.

Evin genç kızı rimelini ve rujunu o aynada sürer, kaşlarını o aynaya bakarak alır, sırtına geçirdiği elbiselerin bedeninde nasıl durduğunu o aynada kontrol eder, o aynanın karşısında özenle süslenirdi.

Çocuklara ait odada demir karyolalar pas tutmuş; duvarlara asılı birkaç Beatles afişi rutubetten solup buruşmuş, John Lennon’un gözlerine ölüm gelip oturmuştu ama ölmek için henüz vakit erkendi.

Yılı geçmiş Lise kitapları kütüphane niyetine duvara kondurulmuş birkaç raftan yere düşmüştü ve bir daha okunmayacaklardı.

Kanatları açık kalmış bir defterde dolmakalem ile yazılmış “Mefâilün / Feûlün / Mefâilün / Feûlün” yazmaktaydı.

Duvar kenarlarına biriken çerçöp birikintisinin arasında bir pikap iğnesinin başı kendi hatıralarından kopmuş, o hatıraların acısı içinde sessizce kıvranmaktaydı.

En son çaldığı 45’lik “Sonbahar Rüzgarı”ydı.

Her odanın penceresi evin tam orta yerindeki içavluya bakıyordu.

Nar ağacı onca zamana rağmen meyvesini yüklenmekten geri durmamış, çatlayan nar kabuklarının arasından sızan narsuyu, böyle sonbahar vakitlerinde yağan yağmurlarla avluda göllenen suya rengini katıyordu.

Sanki terk edilmişliğin rengi kan gibiydi.

Avlunun çeperine yerleştirilmiş teneke saksılardaki çiçekler, yerini yaban otlara bırakmış, nergislerin soğanları çoktan kurumuştu.

Ev terk edilmezden önce içavlu neşeli seslerle çınlar, iskemlesini alan avludaki nar, akasya ve mersin ağaçlarının altında oturur, özellikle yaz aylarının kavurucu günleri geniş gölgeler içinde savuşturulmaya çalışılırdı.

Ne mutfaktaki tel dolabı, ne taş tekne, ne demir karyolalarla koltuklar, sehpalar ve hasır iskemleler bir gün gelip terk edileceklerini akıllarına getirmişlerdi.

Bahçe musluğu akmaz olmuş, artık o musluktan su alan yoktu ve toprak kiremitlerinde kortej oluşturan güvercinler de çekip gitmişlerdi.

O eski eşyalar kentin lekesi gibi oldukları yerde yok olmayı bekliyorlardı.





Başa dön tuşu