Bir çemberin içinde

2 Ağustos 2018 Perşembe | 09:59
Ahmet Okan

Öğrenci gençler böyle yaz mevsimlerini oflayarak püfleyerek çıkarırlardı çünkü hem Mücahit idiler hem öğrenci hangi birini doğrusu!

Gerçi yaz aylarında okullar kapalıydı ama bir de sömestr belasının içine düşenler vardı neredeyse haram olurdu yasemin ve ful kokan mevsim…

Mevziler ve nizamiye yerleri ter içindeydi sıcaklarla birlikte tutulurdu nöbetler her anı sanki tekmil cehennem.

Vakit ilerlemez gün bitmez, güneş bir türlü devrilmezdi.

Herkes denizinde plajındayken o öğrenci Mücahitler bölüklerinde, kışlalarında, kum torbalarından döşenmiş mevzilerinde ve nöbetlerindeydi.

Bu açıdan bakınca sıkıcıydı hayat ne ki Lefkoşa geceleri serin olurdu hele de tabyalar…

Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı askerlerinin hakim olduğu tabyalara Mücahitler hakimdi artık lakin tam orta yerinden bölünmüş Lefkoşa’nın tabyaları da neredeyse yarı yarıya bölünmüştü.

Altısı bir taraftaydı beşi bir tarafta, Ouirini bir tarafa kalmışsa Kostanza diğer tarafa.

Lakin ne güneşi, ne ayı, ne yıldızları ne mevsimleri bölecek güç vardı.

Fullar ve yaseminler, feslikanlar ve sardunyalarla gül damlaları “taraf” tutmazdı!

Diyeceğim, Lefkoşa’nın gençleri severdi güzelleri (!), ne kadar yaz ayları sıkıcı olsa da nefes alacak vakitleri de vardı.

Böyle vakitlerde herkes aynı şeyi yapardı!

Bisikletler neredeyse aynıydı, zaten sokaklar değişmezdi aynıydı, yani, aynı sokaklarda aynı bisikletlerle turlarlardı hele akşam olunca bir pastaneye kapağı atmak vazgeçilmez bir eğlenceydi.

Çağlayan bölgesinde Londra Pastanesi, Köşklüçiftlik bölgesinde Akpınar Pastanesi gençlerin takıldığı yerlerdi ve bir de gençler için kurulan pavyonlar.

Tam da böyle vakitlerde ilkakşamın serin rüzgarları yalardı sokak ve caddeleri.

Nöbetten kurtulan öğrenci Mücahitler bir an önce evlerinde üstlerini başlarını değiştirirler, adeta güneşi üzerlerinden atarlar, Mücahit elbiselerinden sıyrılıp kendilerine yakışan kıyafetleri giyerler, saçlarını itinayla düzeltirler ve bir an önce sokağa atılırlardı gruplar halinde…

1967-70 arası yıllarda devrimci fikirlerin gençler arasında yayılmaya başlandığı zamanlardı; “sosyalizmin alfabesi”, “diyalektik materyalizm” gibi kavram ve kitaplar tek tük de olsa ülkeye sokulmaya, bunlar anlaşılmaya başlanmıştı.

Beatles dinleyen gençler sosyalizmi de şarkı gibi okumaya hevesliydiler fakat işin içine Kıbrıs meselesi girince bu meselenin çok uzun yıllar tartışılacağını kimse kestiremezdi…

Sinemalarda iki film birden oynatılırdı ki o dönemlerde Yılmaz Güney, sene 1970, “Umut” filmini aktarmıştı beyaz perdeye.

Bu film “Hıçkırık” gibi filmlerin çok dışında bir şeydi.

Bir şeyler olacak, bir şeyler değişecekti ama ne!

Anlatmaya çalıştığımız böyle yaz mevsimlerinde gençlerin yapacağı şeyler belliydi.

Bir parka gitmek, bir pastanede oturmak, sinemaya gitmek, gençlik pavyonlarına takılmak, uyarsa ve cepte para varsa ve eğer yollar kapalı değilse (!) hafta sonu bir de diskoteğe uğramak; biraz Jimi Hendrix dinlemek…

Gerçekten de bir çemberin içindeydi hayat.

Surların içinde.

Ya içinde kalacaktın bu çemberin ya dışında…