(BİR ANALİZ) NİÇİN BAŞKANLIK SİSTEMİ?

23 Ağustos 2018 Perşembe | 09:44
Eşref Çetinel

Sorunların içinde boğuluyoruz.  Fakat    asıl sorunumuz, “sorunlarımızın geç farkına varmak!”

Nitekim yavaştan “Eylül” ayını seslendirmeye başladığımız şu sıralarda, 1963’lerden beridir süregelen BM’ler patentli müzakereler süreçlerini düşündüğümde, “tüh be” diyorum! Bir toplum ancak bu kadar uyutulur!

OLAY şudur: Başından beridir “siyasi sorun ile sosyoekonomik sorunu” birbirlerine değdirmeden iki ayrı kulvarda koşturttuk.

Nitekim rahmetlik Denktaş’la başlayan süreç öylesi bir teamül kazandı ki “Cumhurbaşkanı” değil, artık “müzakereci” seçiyoruz!

Her beş yılda  sandıktan yeni bir Cumhurbaşkanı çıkartıyor, sonra  “hadi bakalım” diyoruz. İşte karşında Rum müzakereci. Eti senin kemiği bizim, bak benzet adamı!”

Ki o müzakere süreçlerinden kimler gelip geçmedi.. Makarios’lar, Kleridis, Vasiliu, Hristofyas,  Anastasiadis’ler…

FAKAT tüm o Rum Cumhurbaşkanları ayni zamanda “tanınmış Rum devletinin” başkanıydılar..

       Müzakere  masalarına sadece “Kıbrıs sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla oturmadılardı.”                             O müzakereler devam ederken “Başkanlık” makamları gereği, “Rum devletinin kalkınmasıyla uluslar arası ilişki ve anlaşmaları da birlikte götürme yetki ve sorumluluğunda   oldulardı..

BİR de bize bakın: Birbirinden kopuk iki makam, iki ayrı gayrı siyasi irade!  Devlet yönetimini ikiye bölmüşüz! Demişiz ki Cumhurbaşkanına, “senin görevin Kıbrıs sorununu müzakere etmektir…”

Seçilen Cumhurbaşkanlarımız da zaten anayasal yetkileri kısıtlı, hükümet dışında kalmışlar! Hatta Dışişleri Bakanlarını bile pasifize etmişler!

KISACA her devrede  Güney’in   cumhurbaşkanı Rum devletinin tek sorumlu ve yetkilisi olarak masaya otururken, mesela şimdilerde bizde Sn. Akıncı sadece siyasi sorunu çözüme götürecek yetkili olarak görevlendirilmekte..

       Bu çarpıklık yıllardır sürüyor ve ne oluyor?  Müzakereler başladı mıydı sosyoekonomik sorunlarımızı unutuyor,   sonlandı mıydı da zaten canımız sıkkın, “bu iş böyle gitmez ekonomik yönden güçlenmemiz gerekir” diyerek yeniden içimizdeki sorunlara dönüyoruz…

Sonuçta ne siyasi sorunu kurtarabiliyoruz ne ekonomimizi.

BAŞKANLIK sistemine yada Güney benzeri bir yönetim biçimine geçmek gerekecek. Kaldı ki artık süreklilik haline gelmiş koalisyon hükümetleri nedeniyle “parlamenter sistemi” de sürdürüp götüremiyoruz.. Her halde Başkanlık sistemini denemekte yarar olacaktır..

***

NEYDİK NE OLDUK? (SORGULAMASI BİTMEDİ!)

İnsanların ayni makastan çıkmış tekdüze modeller gibi oldukları dönemlerdi. Yoktu kimselerin birbirlerinden farkları. Bu nedenle ne yerecek ne övecek halleri vardı! Varsa eğer “benim tenceremin dibi kara, seninki benden kara” denirdi en çok..

O yıllarda gün çalışılır gün harcanır gün yaşanırdı!

“Ertesi gün” her zaman “Allah’ın kerim’ine” kalırdı! Mesela varsa Mağusa limanında iş “gün” kurtarılırdı. Yoksa, siesta!

Yine de insanlar ketumdular. Aç kalsalar da yakınmazlardı şuna buna. Avuç da açmazlardı, ayıp sayarlardı. Yumruğunu taşa vursa suyunu çıkartacak insanlar, “gene parasız kaldık” demeye utanırlardı..

Yokluğun paylaşıldığı dönemlerdi. Ama tevekkül de vardı..

SON zamanlarda gazetelerimize bakıyorum. Zaten morallerimiz bozuk.. Bir de onlar dürtüyorlar:                               “İnsanlar mahvoldu, battı, bitti” Diyorlar.. Yangının üstüne körükle gidiyorlar! “Hayatın pahası, ödenemeyen borçlar, trafik kazaları, uyuşturucu belaları en ayrıntılı anlatımlarıyla illegal olaylar…” Manşetlerden, sayfalardan felâketler fışkırıyor!

GERÇEKTE tutan yerimiz kalmadı!   Laçka olduk! İki kişimiz  bir yere geldik mi olayları ve insanları birbirimize şikâyet edip, gerektiğinde ifadelerini de alıp yargıladıktan ve  mahkûmiyet kararlarını da verdikten sonra ancak rahat edebiliyoruz! Televizyon ekranları da farklı değil..

Zaten küçük bir toplumuz. Sınıfsallığa bile cevaz vermeyecek kadar iç içeyiz,  büyük küçük mefhumu kalmamış!

Ve çok ama çok sövüyoruz! En büyüğümüzden en  küçüğümüze kadar!

PEKİ ama nasıl böyle olduk.? Yukarıda geçmişte insanlar, “aç da olsalar onursuzluk sayarlardı sızlanmayı” dediydik. Şimdi en büyük onurdur! Üstelik “örgütlenmişlikleri, sendikaları, birlikleri, kurum kuruluşlarıyla..”

Ama bu kadar “sosyalleşmek” “ekonomiye” yansımamış! Dolayısıyla “sosyoekonomik” dediğimizin “ekonomisi” kalmamış!

NİTEKİM domatesi gene TC’den ithal ettik! Et fiyatları aylardır düşmüyor artık millet eti Güney’den satın alıyor! Sıkıntısı yok ama patatesle soğan bile paha üstüne paha koyuyor, narenciye  ülkesinde limon darlığı çekiliyor! Vesaire..

       SORUN şudur:  Gitgide üretimden kopuyoruz. Tarım alanları insansızlaşıyor! Sermayedarlar şu anda ekmek su gibi kiracı alıcı bulduğundan “inşaat sektörüne” kayıyorlar! Üstelik işçisi de 3. Ülkelerden, ya beleş çalıştırılıyorlar!

Kısaca sosyal ve ekonomik bunalımlar geçiriyoruz.. Bunlar da trafik kazalarına, uyuşturucu olaylarına, çevre pisliğine, vurdumduymazlığa,  saygısızlıkla sevgisizliğe, sövüp saymalara, ayrılmalara, kavgalara, illegal olaylara… Dönüşen travmalar hallerine geliyorlar!

Üstelik silkinip kurtulamıyoruz da!

***

       KISACA TAKILDIĞIM: (TATİL YAPMAKTAN…)

Türkiye’de Bakanlar,  bayram dolayısıyla ayrı ayrı  yörelere gittiler. Halkın, askeri birliklerin içine katıldılar. Bayramlaştılar birlikte yemek yediler, dert dinlediler dolayısıyla moral verdiler..

Bizimkiler de  tatil için  ya TC’e ya 3. Ülkelere uçtular! KKTC kalanlar da siestada!

Sonra da “domates TC’den gelir, et pahalı” diye yakınırız ama! Bu yönetim kafasıyla,  tatil yapmaktan çalışmaya kalmayan fırsatlarla ancak bu kadarız!