Köşe Yazarları

Beyin araştırmaları geleneksel okulu yıktı!


Bilimin ilerlemesi karşısında eski yıkılıyor. Araştırmalar çok süratli bir biçimde devam etmekte, eskiler hükmünü yitirmekte. Pek çok ülke eğitim sistemini kurgularken gelişim teorilerini bakıyor, inandığını izliyor. 1940’larda Piaget, sonraları öğrencisi Bruner ve doğu blokunda da Vygotsky. Bu teorisyenler sayısız çocuk ile yaptıkları araştırmalar sonucunda, çocukların yapabildikleri davranışlardan yola çıkarak, gruplamalar yapmışlardı. Geleneksel okullar işte bu teorisyenlerin geliştirdiği gelişim teorileri üzerine kurulmuştu.

Örneğin Piaget 7-11 yaşındaki çocukların, soyut zihinsel becerileri algılamadıkları ancak hacmin korunumu, sayı, zaman, uzay ve ağırlık gibi somut bilişsel becerileri yapabilecek zihinsel bir olgunluğa ulaştıklarını belirtiyordu. Bunu temele alan ülkeler de ilkokulları, bu dönemde çocukların ulaşmış oldukları zihinsel beceriler üzerine kurguladılar.

İlkokullara okuma-yazma, matematik, fen bilgisi gibi somut yollarla işlemler yapılan dersler konuldu. Örneğin fizik dersini ilkokula yerleştirmediler. Nedeni de fiziksel pek çok konu ve kavramın soyut olmasıdır. Teoriler de soyut olduğu için, biyoloji ve fizik gibi dersler ve konular 11 yaş sonrasına, özellikle lise dönemine bırakıldı.

Ancak şimdilerde yeni teoriler, eski gelişim teorisyenlerinin bulgularını bir kenara bırakıyor. O nedenle okullar da değişecek ya da değişmek zorunda demek daha doğrusu. Eski teorisyenlere en ciddi eleştiri, onların zamanlarında beyin görüntüleme tekniklerinin olmamasıydı. O nedenle çocuklara dıştan verdikleri birtakım uyarıcılara karşı çocukların vermiş oldukları davranışlardan yola çıkarak, hangi yaş grubunun hangi davranışları yaptığını belirlediler, sonra yaşları grupladılar. Piaget duyusal motor dönem (0-2 yaş), işlem öncesi (2-7), somut (7-11)  ve soyut işlemler (11+) dönemi olarak sınıflama yapmıştı.

Prof. Dr. Firdevs Güneş’in aktardığı gibi, beyin görüntüleme teknikleri sayesinde laboratuvarlarda yapılan çalışmalar çok daha güvenilir sonuçlar vermektedir*. David Eagleman da ‘Beyin Senin Hikayen’ kitabında beynin muhteşem iç yapısını roman gibi anlatmakta**. Çocuk ve yetişkinlerdeki beyin hücrelerinin sayısının aynı olduğunu, çocukların esnek yani çevrelerine yavaş yavaş yoğrularak uyum göstermesinin sırrının, beyin hücrelerinin birbirine nasıl bağlandığı olduğunu belirtir.

Yeni doğan bebeğin nöronları birbirinden oldukça farklı ve bağlantısızdır. Yaşamın ilk iki yılında, aldıkları duyusal bilgilere bağlı olarak nöronlar birbirleriyle çok hızlı biçimde bağlantı kurmaya başlar. Bu süreçte, bebeğin beyninde saniyede yaklaşık iki milyon yeni bağlantı, yani sinaps oluşur. İki yılın sonunda bebekteki sinapsların sayısı yüz trilyonu aşarak, bir yetişkindeki sinaps sayısının iki katına ulaşır**.

Beyin artık bir zirve noktasına ulaşmıştır; ihtiyaç duyacağından çok daha fazla bağlantı kurmuştur. Bundan sonra ‘budama’ olarak aktarılan bir strateji ortaya çıkacak yaş ilerledikçe sinapsların yüzde 50 kadarı yavaş yavaş budanıp ortadan kalkacak. Eagleman ‘sizi siz yapan, beyninizde gelişen değil, beyninizde yok edilen şeylerdir aslında’ diyor.

Beyin araştırmaları bu şekilde devam ederken artık beyni disipline ettiği iddia edilen okullar ile öğretim yöntem ve teknikleri hızla değişmelidir. Çıkarılacak sonuç ‘eski teorisyenleri de takip edelim ama yeniliklere de kulak asalım’dır.

Eski teorisyenlerin okullarında örneğin okuma yazma olgunluğu (Güneş) çocuklarda kalem tutma, motor beceriler, algı, görsel hafıza, el göz koordinasyonu ve küçük kas becerilerinin gelişimi olarak kabul ediliyordu ve 7 yaşın bu olgunluk için kriter olduğu ve ilkokul 1. Sınıfta okuma yazma öğretilmesi kabul görmüştü.

Beyin araştırmaları bunu yıktı. Okum-yazma bir zihinsel süreçtir. Yeni araştırmalar şunu aktarmakta: Okuma- yazma sürecinde bir dizi işlem gerçekleşir. Güneş’in aktardığına göre; Dehaene’ye göre sol beyinde yer alan okuma nöronları önce kelimedeki harfleri inceler, harfleri tek tek seslere çevirir, sesleri birleştirir hece ve kelime oluşturur. Ardından kelime zihinsel dille (iç ses) seslendirilerek tanınır ve anlamı bulunur. Dehaene’ye göre beynimiz kelimeyi bütün olarak tanımıyor. Okuma nöronları kelimenin harflerini tek tek ineceler ve harfleri birleştirerek tanır. Okuma için harfleri tek tek tanıma, harflerle sesi ilişkilendirme, sesleri birleştirme, kelimeleri tanıma ve cümle haline getirme becerileri gerekli. İşte bunların hepsi Güneş’e göre 6 yaş öncesi gelişmekte.

Sonuç olarak okullarda okuma-yazma, sayı, renk, şekil gibi tüm kavramların öğretimine erken başlanmalı. Bu nedenle görsel yöntem ve tekniklerin özellikle okulöncesi sınıflara girmesi şart. Bir şart daha var ki buralarda tam ters uygulamalar var; sınıf sayıları 15’i aşmamalı. Çünkü her çocuğun zihinsel işlemleri yapabilmesi için uyarıcıları yeteri kadar incelemesi gerekir. Bunu biz değil yukarıdaki beyin araştırmaları söylüyor. Buralardaki gibi 25 hatta 30’ları bulan öğrencinin olduğu sınıflarda bilimsel bulgulara uygun öğretim asla yapılamaz.

*Güneş, F (2013). Okuma Yazma Öğrenme Yaşı. Eğitimde Kuram ve Uygulama 9 (4): 280-298.

**Eagleman, D. (2019). Incognito’nun Yazarından Beyin Senin Hikayen Çev. Zeynep Arık Tozar. İstanbul: domingo.



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı