Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-5 Komplo teorileri ve batıl itikatlar


Komplo teorileri havada uçuşuyor. Dünya işini gücünü bıraktı, AKP’yle ve özellikle de Erdoğan’la uğraşıyor. Ak koyunla kara koyun birbirine karışmış. Hukuk ayaklar altına alınmış, boyuna çiğneniyor.
Kim kime ne yapıyor, kimin eli kimin cebinde belli değil. Herkes dünyanın dört bir yanından gelecek olan barbarları bekliyor. En sonunda “bekledim de gelmedin” olacak. Ve İskenderiyeli Kavafis soruyor: “Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?” Büyük bir ihtimalle ekonominin ‘tumbalabaş’ olduğunu seyredeceğiz. Hukuk olmayan yerde kalkınma nananay.
Mavi camlardan fışkıran bu hezeyanları duydukça çocukluğumuzun batıl inançları aklıma geliyor. Her toplumda var olagelen batıl inançlar bizim köyde de vardı. Nasıl da içtenlikle inanıyorduk onlara. Çünkü güvendiğimiz büyüklerimiz bize öyle diyorlardı.
Akşamları tırnak kesmek günahtı. Bu konu çocuk aklımı çok kurcalamıştı. Allah niye akşamları tırnak kesmeyi yasaklamıştı da gündüzleri buna izin vermişti? Büyüyünce bunun sırrını çözdüm sanıyorum. O dönemlerde tırnaklarımızı ciletle kesiyorduk. Bu ise tehlikeli bir işti. Her an elinizi kesebilirdiniz. Nitekim ben birçok kereler kesmişimdir. Bu işi bir de geceleri lamba ışığı altında, yarı karanlıkta yapmaya kalkışırsanız iş daha da tehlikeli olabilirdi. Büyükler de bu işi “günahtır” diye yasaklamış olmalılardı.
Bizim evde pek uygulanmazdı ama başka evlerde görüyordum. Bıçak ve makas elden ele verilmezdi. Uzatılır ve uygun bir yere konurdu. Öteki de onu oradan alırdı. Bunun hikmetini çözemedim. Acaba delici olan bu aletleri verirken “Ben sana bunu sokmak (saplamak) niyetinde değilim” mesajı mı verilmek isteniyordu?
Yıllarca hemen hemen her sabah aynı şeyleri duydum. Sabahları belki de ilk duyduğum şey şuydu: “Galimera Hisniye” (Günaydın Hüsniye) veya “Galimera yidonissa” (Günaydın komşu). Yanıtı da hiç değişmezdi: “Galimera gori Tallu” (Günaydın kız Tallu). [“Gori” kelimesini “hanım” olarak çevirmeyi düşündüm ama “hanım” kelimesinde bir resmiyet var halbuki “gori”de bu yok. Zaten “gori mu” kızım demektir. Yaşdaşlar arasında veya sizden küçükler için kullanılan samimi bir hitap şekliydi. Türkçe’de ima edildiği gibi “kız oğlan kız” anlamına da gelmiyor. Aslında, Rumlar anneme “hanumissa” olarak hitap ettikleri zaman sadece bir Müslüman veya Türk olduğunu belirtmek amacını güdüyorlardı.  Buna karşılık Çiftlik’te yaşayan ağaların karılarına ve kızlarına gerçek anlamda “Hanım” denirdi ve onlara öyle hitap edilirdi. Kimsenin “Süreyya” veya “Feriha” dediğini duymadım. Hep “Süreyya Hanım” ve “Feriha Hanım” diye söz edilirdi. Elbette, bir de, ilkokul hocasının karısı Hanım’dı.] Köydeki yaygın inanca göre, “sabahlık” yani sabahleyin ilk görüp konuştuğunuz kişi, önemli bir olaydı. Sabahlığınız uğursuz bir kişiyse o gün işleriniz düzgün gitmezdi, başınıza bir felâket gelme ihtimali yüksekti. Buna karşılık sabahlığınız uğurlu bir kişiyse işleriniz tıkırında giderdi.
Komşumuz Tallu, annemin kendisi için uğurlu olduğuna inanırdı. Bu nedenle sabahleyin kalkar ve framonun (çitin) arkasına mevzilenirdi. Bizim avluda hareketlenme olduğunu duyunca framodan başını uzatır ve “Galimera Hisniye” diye seslenirdi. İşlerinin iyi gitmediği günlerde olayı nasıl yorumladığı hakkında hiçbir fikrim yok. Ama ertesi sabah gene de başını uzatırdı.
Köyde, bir de, nazardan, kem gözden korkulurdu. Bazı insanların gözünün tuttuğuna inanılırdı. Ondan korunmak için de zeytin yaprağı ile evdeki insanlar ve hayvanlar tütsülenirdi. (Öyle anlaşılıyor ki, köylüler için hayvanlar, en az insanlar kadar değerliydi. Ne de ol(ma)sa, işlerinin çoğunu onların katkılarıyla yapıyorlardı.)
Zeytin yaprağının en makbulü, belki de en etkilisi kilisede kurutulmuş ve papaz tarafından takdis edileniydi. En azından annem için öyleydi. Bu nedenle senenin belli bir zamanında Tallu’ya zeytin dallarını verir, o da gerekeni yapardı. Birkaç hafta sonra kutsanmış zeytin dallarını getirir anneme verirdi. Annem vermeyi unutsa veya ihmal etse bile, zamanı geldiğinde birkaç zeytin dalını okutur ve anneme getirirdi. Nedenini bilmiyorum ama bu işler gizli saklı, akşam karanlığında yapılırdı. Kimsenin, hatta babamın bile, bundan haberi olmadığı var sayılırdı. Biz çocuklar da sır saklamasını bilirdik yani.
Annem ocaktan bir miktar kömür alır ve tütsünün içine koyar, üzerine de zeytin yapraklarını serpiştirirdi. Etrafa nefis bir koku saçılırdı. Tütsüyü üç defa başımızda döndürür ve “Allahım, dünya alemin çocuklarını koru/gözekle/ sakın ve benimkileri de” diye dua ederdi. Annemin niye bizi öne değil de arkaya koyduğuna şaşardım.
Bazan da “Allahım” yerine “Yarabbim” derdi. Allah’ı az çok biliyor ve tanıyordum ama bu “Yarabbim” neyin nesiydi? Anneme sorduğum zaman da aldığım yanıt tatmin edici değildi: “Ne bileyim oğlum ben. Öyle duydum, öyle söylerim”. Ben de bunun herhalde Allah’ın yardımcısı olması gerektiğine karar vermiştim.  “Ya Rabbi”nin “Ey Tanrım” anlamına geldiğini öğrenmem için aradan uzun yılların geçmesi gerekmişti.
Son günlerde duyduklarım ile çocukluğumda yaşadıklarım arasında fazla bir fark olduğunu sanmıyorum.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı