Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar – 39 Müzik bahçesine giriş







Müzik dünyasına evimizdeki gramofonla adım attım. Dolapta duran bu alet belirli günlerde oradan çıkarılır, yemek masasının üzerine konurdu. Kocaman huni şeklinde parlak bir ses vericisi vardı. Babam dolabın üzerinde ve bez bir torbanın içinde olan plakları itina ile indirirdi. Zaten o kadar ağırdılar ki ondan başkası indiremezdi.
Gramofonun yan kenarında bulunan kol döndürülür, kalın plak gramofona yerleştirilir ve ince bir mıh (çivi) kalınlığındaki iğne plağın üzerine konurdu. Cızırtılı bir sesle plaktan nefis sesler çıkardı. Süratle dönen plak, iğneyi üç-dört dakika içinde son halkaya ulaştırır ve çatırtılı sesler çıkarmaya başlardı. Plak kaldırılır kol yeniden çevrilir ve başka bir plak yerleştirilirdi. Benim işim, küçücük ellerimle kolu çevirerek gramofonu kurmaktı.
Plakların ortasında ya büyük harflerle “Columbia” yazıyordu ya da gramofonun önünde şarkı dinleyen sevimli beyaz bir köpeciğin fotoğrafı vardı. Üzerinde de “His Master’s Voice” yazıyordu. Bir köpeğin orada ne işi olduğunu hiç anlayamıyordum. “His Master’s Voice”in “Sahibinin Sesi” anlamına geldiğini de yıllar sonra öğrenecektim.
Gramofondan çıkan o seslerin aksisedası hala kulaklarımda çınlıyor. Bu seslerin başında elbette Münir Nurettin gelir. (Biz ona Münür Nürettin derdik.) Biz onun sesini plaklardan dinlerken 1940’lı yılların sonlarında Münir Nurettin Kıbrıs’a konser vermeye gelmişti. Hafızam beni yanıltmıyorsa Çiftlik sahiplerinden Hüseyin bey, onu köye getirmişti. Yenilip içildi ve şarkılar söylendi. Köye kadar ulaşan sesler, kahvedeki erkekleri mıknatıs gibi o tarafa çekmişti. Fasıl bitinceye kadar köylüler, Türk’ü Rum’u, geceyi Çiftlik etrafındaki bahçelerde geçirmişler. (Köyde Münür ve Nürettin isimleri belirdi.)
Gramofonun ortaya serildiği günlerde evde muhakkak misafirler bulunurdu. Bazı plaklar istek üzerine tekrar tekrar dinlenirdi. Ben de kolum yoruluncaya kadar tekrar tekrar gramofonun kolunu çevirmek zorunda kalırdım. Şarkılardaki sözleri çoğu zaman anlamazdım ama anlamadıklarımı kendime göre uydururdum. Tekrar çalınan plaklardan biri Münir Nurettin’in “Solgun durma isteklen; sevil, açıl, çiçeklen” şarkısıydı. Ben onu “Solgun durma istekler; sevil açıl çiçekler” gibi algılardım. En kolay anladıklarımdan biri “Allı Yemeni” türküsüydü. Gerçi onun da niye “allı” olduğunu anlayamıyordum. “Yemenimin uçları, çıkamam yokuşları / O yare selâm edin, yedi dağın kuşları”.
Aksisedası kulaklarımda çınlayan seslerden biri de Safiye Ayla’nınkiydi. “Çile bülbülüm çile” şarkısını anlamak kolaydı ama ne dediğini pek anlamadığım bir şarkısı vardı ki, aksi gibi, millet onu çok beğeniyordu: “Olmaz ilâç sine-i sad pareme (paramparça olmuş kalbime), çare bulunmaz bilirim yareme / Baksa tabiban-ı cihan (dünya doktorları) çareme, çare bulunmaz bilirim yareme”. Bu şarkının sözlerinin Namık Kemal’e ait olduğunu çok sonraları öğrenecektim. (Bestesi de Hacı Arif Bey’indir.)
Köylüler nedense gazeli ve içinde gazel olan şarkıları çok severler. (Gazelleri ben de severim, ne de ol(ma)sa ben de köylüyüm.) Gazel denince de akla Hafız Burhan gelirdi. “Söyleyin güneşe bugün doğmasın / Nazlı yar geliyor, benzi solmasın aman” şarkısını söylerken “Of oof” çekince odanın içi “Ooof” sesleri ile dolardı. “Bilmiyordum sevgili, bir gün haber verdin bana / Gözlerinden, saçlarından besteler verdin bana” gazelinde “medet hey” deyince herkes “heeey” çekerdi. Hafız Burhan’ın bir de “şen”li şarkısı vardı ki araya bir de gazel sıkıştırırdı: “Yüzüm şen, hatıram şen, meclisim şen, mevkîim gülşen (gül bahçesi) / Dilim (gönlüm) şen, hem-revim (yol arkadaşım) şen, hemşerim şen, hem-demim (içki arkadaşım) rûşen (belli, meydanda) / Nasıl şen olmasın göynüm (gönlüm) bu bezm-i iyş u işrette (içkili ve keyifli mecliste) / İçen şen, söyleyen şen, dinleyen şen, yar ü ağyar (dost ve düşman)  şen”. Bu kürdili hicazkâr şarkının bestecisi meğer Bîmen Şen (Dergazaryan) imiş.  
Giderek gramofonun iğnesi bozuldu. Bir süre sonra dolapta boşu boşuna yer kaplayan gramofon atıldı. Bu arada evdeki çocukların sayısı arttığı için dolapta yer açmak gerekmişti. Plaklar uzunca bir süre dolabın üzerinde durdu. Bir gün ansızın onlar da kayboldu. Aklımın kestiği yaşa gelinceye kadar ortalıkta ne gramofon kaldı ne de plak. Günümüze ulaşabilselerdi dünyalara bedeldi.
Çocukluğumda gönlümü çalan  bir müzik parçası da camide dinlediğim “Bayram salâsı” idi. (En azından biz onu öyle biliyorduk.) Bayram sabahları babamla birlikte camiye giderdik. Büyükler ön tarafta dizilir önce sabah namazını kılarlardı. Bizler de arkada oturur ya onları taklit ederdik veya seyrederdik. Sabah namazından sonra cemaat hep bir ağızdan tekbir getirerek salâ okurlardı. Bitince baştan başlarlardı ve bu iş bayram namazı saatine kadar sürer giderdi.
Ben bu müziği dinler ve hayret ederdim. Bir tek kelimesini anlamadığım bir dilde bu kadar güzel bir müzik nasıl olabilirdi? Bu köylüler bu sözleri nereden öğrenmişler? Bir sürü cahil insan, nasıl olur da bu kadar hoş bir koro oluşturabilir?
Sonradan öğrendim ki bu parça ünlü Itri’nin “Tekbir ve Salât-ı Ümmiye” bestesiydi. Hani cebimizde taşıdığımız 100 liralıklar var ya, onların arkasında kavuklu bir resmi olan adam: Buhurizade Mustafa Efendi. Meğerlim (meğerse) ben çocukluğumda Itri’yi sevmişim de haberim yokmuş.














Başa dön tuşu